1. Giriş: “Eski Çamlar Bardak Oldu” – Ulus Devletten Piyasa Devletine Geçiş

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında madencilik, yabancı sermayenin sömürüsünden kurtarılarak ulusal bağımsızlığın ve sanayileşmenin temeli olarak kurgulanmıştı. O dönemde devlet, yeraltı kaynaklarını halkı adına doğrudan işleten, istihdam sağlayan ve toplumsal refahı tabana yayan bir “sosyal devlet” (baba devlet) rolü üstlenmişti. Anayasa’nın 168. maddesinde kristalleşen “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” ve “Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir” kuralı, madenleri bir zümrenin değil, ulusun ortak malı olarak tanımlıyordu.

Ancak 1980’li yıllarla birlikte esen neo-liberalizm rüzgârları, devleti üretimden çekilmeye ve kamu işletmelerini özelleştirmeye itmiştir. Philip Bobbitt’in “Piyasa Devleti” (Market State) olarak kavramsallaştırdığı bu yeni modelde devlet; vatandaşlarına refah sağlamayı taahhüt eden bir “sosyal sözleşme” aktörü olmaktan çıkmış, elindeki yeraltı zenginliklerini küresel piyasada en yüksek fiyata pazarlayan devasa bir “holdinge” dönüşmüştür. Devletin madencilikteki rolü, bizzat üreten bir güç olmaktan çıkıp, ruhsat dağıtan ve “Devlet Hakkı” adı altında kâr payı/komisyon ve idari para cezası tahsil eden bir şirket yönetimine indirgenmiştir. Bu “yeni düzen” içinde vatandaşlar ise, kendi toprağının sahibi olmaktan çıkarak; maden kazalarının, ekolojik yıkımların ve kamulaştırmaların bedelini ödeyen pasif birer “müşteri” veya sistemin önündeki bir “engel” haline getirilmiştir.

2. Çevre Hukuku İlkelerinin Ticarileşmesi: Önleme, Kirleten Öder ve Sürdürülebilirlik

Uluslararası çevre hukukunun temelini oluşturan İhtiyatlılık (Önleme), Kirleten Öder ve Sürdürülebilir Kalkınma ilkeleri, teorik olarak Türk maden mevzuatına entegre edilmiş olsa da, Piyasa Devleti’nin kâr maksimizasyonu hedefiyle sahada sık sık çatışmaktadır.

Önleme İlkesi, çevresel zararın doğmadan önce engellenmesini emreder ve bunun en önemli aracı Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecidir. Ancak piyasanın “zaman maliyettir” mantığı, ÇED süreçlerini ve “Yöre Halkının Rızası” (Sosyal Onay) kavramlarını, aşılması gereken pürüzler ve bürokratik engeller olarak görmektedir. Yöre halkının onayı, hukuki bir zorunluluk olmaktan ziyade, şirketlerin kısa vadeli sosyal sorumluluk projeleriyle (veya bağışlarla) satın almaya çalıştığı bir algı yönetimine indirgenmiştir.

Kirleten Öder İlkesi ise, çevresel tahribatın faturasının doğrudan faaliyet sahibine kesilmesini öngörür. Maden Kanunu’nda yer alan “Çevre ile Uyum Teminatı” veya güncel adıyla “Rehabilitasyon Bedeli”, bu ilkenin yansımasıdır. Ancak uygulamada madencilik firmaları, doğaya yeniden kazandırma ve iş güvenliği harcamalarını gereksiz birer “maliyet” olarak görme eğilimindedir. Piyasa devletinin, madenlerin hızlıca paraya çevrilmesi iştahı, çevre koruma tedbirlerini ekonomik büyümenin önünde bir engel gibi konumlandırmakta ve sürdürülebilir kalkınma ilkesi, yerini “sürdürülebilir kâr” ilkesine bırakmaktadır.

3. Hakların Bölünmezliği İlkesinin İhlali: Rödövans Sözleşmeleri ve Taşeronlaşma

Maden Kanunu’nun 5. maddesi çok net bir kural koyar: “Madenler üzerinde tesis olunan… hakların hiçbiri hisselere bölünemez. Her biri bir bütün hâlinde muameleye tabi tutulur.”. Bu kuralın amacı, madenlerin rasyonel ve ekonomik bütünlük içinde, ehil ellerde işletilmesidir.

Ancak Piyasa Devleti, ruhsat sahiplerinin sahalarında bizzat üretim yapmadan, bu sahaları üçüncü kişilere kiralayarak rant elde etmesine göz yummuştur. Maden ruhsat sahalarının bir kısmının veya tamamının “ürün/hasılat kirası” mantığıyla üçüncü kişilere (taşeronlara) devredilmesi işlemi olan Rödövans Sözleşmeleri, Kanun’daki bölünmezlik ilkesinin etrafından dolanmanın yasal kılıfı olmuştur.

Rödövans sistemi, maden ruhsatını “satın alma gücü” olanların elinde toplarken, fiili üretim riskini ve iş güvenliği maliyetlerini sahadaki alt işletmecinin omuzlarına yıkmıştır. Rödövansçıların yatırım maliyetlerini hızla çıkarıp kâra geçme hırsı, İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) önlemlerinin “maliyet” olarak görülüp kısıtlanmasına yol açmıştır. Soma (301 ölüm) ve Ermenek maden faciaları; kârın sermayeye, ölüm riskinin ise işçiye fatura edildiği bu rödövans ve taşeronlaştırma düzeninin kanlı bir iflasıdır. Nitekim Soma katliamından sonra kanun koyucu hatasını zımnen kabul etmiş ve 6592 sayılı Kanun ile yeraltı kömür işletmelerinde rödövans sözleşmelerini yasaklamış, diğer sözleşmeleri ise sıkı bir idari “onay” (Bakanlık izni) mekanizmasına bağlamıştır.

4. Mülkiyet Hakkının Piyasaya Fedası: Acele Kamulaştırma ve Kamu Yararı

Holdingleşen devlet, maden şirketlerinin yatırım süreçlerini hızlandırmak için elindeki en büyük egemenlik silahı olan “kamulaştırma” gücünü, sermayenin “arazi edinim aracı” haline getirmiştir.

Özellikle “stratejik ve kritik madenler” kılıfı altında, normal şartlarda savaş veya olağanüstü hal gibi durumlar için öngörülen Acele Kamulaştırma usulü rutin bir uygulamaya dönüştürülmüştür. Bu sistemde, mülkiyet hakkının kutsallığı ve vatandaşın toprağıyla olan bağı yok sayılmakta; arazi bedeli mahkemece alelacele bankaya yatırılıp, vatandaş arazisinden tahliye edilmektedir.

Klasik devlet anlayışında “kamu yararı”, doğanın korunması ve sosyal adaletin sağlanması iken; Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına dahi yansıyan yeni “şirket tüzüğü” yaklaşımında kamu yararı; “milli servetin bir an önce özel teşebbüs eliyle milli gelire dönüştürülmesi” olarak tanımlanmaktadır. Eğer kamulaştırılan alanda maden biterse veya faaliyete lüzum kalmazsa eski malike tanınan “Geri Alma Hakkı” bulunmasına rağmen, süreç içinde toprağın ekolojik yapısı tamamen yok edildiği için bu hak da çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmaktadır.

5. Küresel Sermayeye Teslimiyet ve Finansallaşma: Uluslararası Tahkim ve Maden Borsası

Bobbitt’in Piyasa Devleti teorisinin uluslararası arenadaki tescili, şüphesiz Milletlerarası Tahkim yolunun açılmasıdır. 1999 yılında Anayasa’nın 125. maddesinde yapılan değişiklikle, devlet, imtiyaz ve ruhsat sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklarda kendi idari yargı yetkisinden feragat etmiş, yabancı yatırımcıyı ulusal mahkemelerden muaf tutmuştur. Bu hamle, devletin kamu gücü kullanan “baba” rolünü terk edip, küresel piyasada yabancı şirketle eşitlenen rasyonel bir ticari ortağa dönüştüğünün en somut anayasal güvencesidir.

Bu sürecin finansal zirvesi ise EPİAŞ öncülüğünde kurulan Maden Borsası‘dır. Maden Borsası ile yer altı zenginliklerimiz, reel bir üretim unsurundan çıkarak, uluslararası yatırım fonlarının ekranlarında alınıp satılan “sayısal bir metaya” (commodity) dönüşmektedir. Borsanın getireceği sert kotasyon kuralları ve teknolojik altyapı gereksinimleri, küçük ve orta ölçekli madencileri (KOBİ) ezecek, ruhsatların sadece birkaç büyük küresel holdingin veya fonun elinde birikmesine (tekelleşmeye) yol açacaktır. Hissedarlarına sürekli yüksek kâr ve temettü dağıtma baskısı altındaki borsa şirketleri, tıpkı İliç ve Soma’da olduğu gibi, doğa ve işçi sağlığı yatırımlarını ilk kesilecek “maliyet” kalemi olarak göreceklerdir. Borsa; sektörü sektörel bir kalkınmadan ziyade, finansal bir kumar masasına çekme riskini taşımaktadır.

6. Anayasa Madde 168 ve Mevzuat İhlalleri: “Şirket Tüzüğüne” Dönüşen Hukuk

Bütün bu uygulamaları (Rödövans, Tahkim, Acele Kamulaştırma, Borsa) Anayasa’nın 168. maddesi ışığında incelediğimizde, hukuki kılıfına uydurulmuş derin bir meşruiyet krizi ortaya çıkar.

Anayasa’nın 168. maddesi, madenlerin aranması ve işletilmesi hakkının kural olarak devlete ait olduğunu, özel kişilere devrin ancak kanunun açık izniyle ve belli bir süre için olabileceğini emreder. Ancak günümüzde Maden Kanunu’nda yapılan peş peşe değişikliklerle, devletin asli işletmeci rolü tamamen istisna haline getirilmiş, özel sektör asıl kural olmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin muhalif üyelerinin de belirttiği gibi; devletin arama ve işletme öncelik hakkını, yabancı ve yerli sermayeye “ruhsat komisyonculuğu” üzerinden devretmesi, Anayasa’nın ruhundaki devletin hüküm ve tasarrufu ilkesini zedelemektedir.

Ayrıca, 3213 sayılı Maden Kanunu, madenlerin işletilmesini bir “imtiyaz sözleşmesi” olmaktan çıkarıp, idarenin tek yanlı bir “ruhsat” işlemine bağlamışken; bu tek taraflı idari işlemleri uluslararası tahkime konu etmek, idare hukukunun temelleriyle açıkça çelişmektedir. Keza Kanun’un 5. maddesindeki emredici “bölünmezlik” kuralına rağmen, rödövans sözleşmeleriyle sahaların parça parça kiralanması hukukun etrafından dolanmanın kurumsallaşmış halidir.

7. Sonuç: Yeniden Sosyal Sözleşmeye Dönüş İhtiyacı

Bugün Türk maden hukuku; Philip Bobbitt’in teorisindeki gibi, devletin halkıyla olan sosyal sözleşmesini yırtıp atarak, kaynaklarını piyasa şartlarında en çok kâr getirecek şekilde pazarladığı bir “Şirket Tüzüğüne” dönüşmüştür. Uluslararası çevre hukukunun önleme ve kirleten öder ilkeleri; rödövansın taşeronlaştıran hırsı, acele kamulaştırmanın mülkiyeti ezen hızı ve maden borsasının finansal spekülasyonları altında ezilmektedir.

Ülkenin yeraltı kaynaklarının gerçek sahibi olan halkın, “müşteri” veya “yabancı yatırımın önündeki engel” statüsünden çıkarılarak yeniden “asal paydaş” konumuna getirilmesi şarttır. Bunun yolu; madencilikte özelleştirme ve taşeronlaştırma (rödövans) uygulamalarından dönülerek havza madenciliğine geçilmesi, küçük üreticinin yok edilmesini hedefleyen vahşi borsa sistemleri yerine liyakati önceleyen kamu denetiminin tesisi ve “kamu yararı” kavramının salt “nakit girişi” olmaktan çıkarılıp çevresel, sosyal ve ekolojik bir boyutta yeniden tanımlanmasından geçmektedir. Aksi takdirde, hukuk metinlerine “maliyet” olarak kodlanan her ihmal, Soma ve İliç’te olduğu gibi toplumsal felaketlere dönüşmeye devam edecektir.

 

CategoryMaden Hukuku

© 2016 Av. Ömer Günay

Avukat ÖMER GÜNAY

+90 536 892 51 45

omerguna@hotmail.com

Kızılay Mah. Necatibey Cad. 19/1 Çankaya - ANKARA

error: Content is protected !!