MADEN HUKUKUNDA BOYUTSAL DEVRİM: İKİ BOYUTLU ALAN REJİMİNDEN ÜÇ BOYUTLU HACİMSEL MÜLKİYET MODELİNİ GEÇİŞ
Ömer Günay
Hukukçu-Maden Mühendisi
BÖLÜM I: GİRİŞ
1.1. Maden Hukukunda İki Boyutlu Alan Çıkmazı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. maddesi; tabii servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu hüküm altına alarak, bu kaynakların mülkiyetini özel mülkiyet rejiminden ve üzerinde bulunduğu taşınmaz mülkiyetinden kesin bir biçimde ayırmıştır. 3213 sayılı Maden Kanunu da bu anayasal ilke doğrultusunda, madenlerin üzerinde bulunduğu arzın mülkiyetine tabi olmadığını (m. 4) teyit ederek “ayrılık ilkesini” (principle of separation) benimsemiştir. Ancak pozitif hukukumuzda bu ilkenin uygulanma biçimi, teknik ve hukuki bir paradoksu beraberinde getirmektedir.
Mevcut yasal düzenlemeler, maden haklarını yeryüzü üzerinde iki boyutlu (X ve Y) koordinatlarla belirlenen bir “alan” üzerinden tesis etmektedir. Oysa maden, jeolojik tabiatı gereği derinliği, eğimi ve belirli bir geometrik hacmi olan üç boyutlu (Z ekseni dahil) bir kütledir. Ruhsatın sadece yüzey izdüşümü üzerinden verilmesi, maden hakkını paradoksal bir biçimde yeniden “araziye” ve “yüzey mülkiyetine” bağımlı kılmakta; hakkın özünü, yeryüzündeki mülkiyet ve idari izin süreçlerinin rehini haline getirmektedir.
1.2. Hacimsel Hak, Bütünleşik Etki ve Yatırımların Çakışması Paradoksu
Bu çalışma; maden ruhsatının, yeryüzündeki statik bir “alan” tanımından kurtarılarak, modern mühendislik verileriyle (3D blok modelleme) uyumlu “üç boyutlu hacimsel bir mülkiyet” rejimine dönüştürülmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca teknik bir tanımlama değişikliği değil; madencilikte “hak” (ruhsat) ve “izin” (operasyonel vize) kavramlarının hukuken kesin bir biçimde ayrıştırılabileceğini ortaya koyan hukuki bir devrim niteliğindedir.
Hacimsel ruhsatlandırma modelinde “Ruhsat”, yer altındaki spesifik cevher kütlesine (hacme) münhasır, arazinin yüzeyinden ve mülkiyetinden bağımsız, anayasal koruma altındaki “asli hakkı” temsil etmektedir. Buna karşın “İzin” kavramı (ÇED, mülkiyet ve diğer idari izinler), bu asli hakkın yer üstü ve yer altı ekosistemleriyle olan etkileşimini yöneten, hakkın varlığını değil sadece “icrasını” düzenleyen geçici bir operasyonel vizedir. Bu ayrışma sayesinde, idari bir iznin iptal edilmesi yer altındaki hacimsel hakkı ortadan kaldırmaz; yalnızca o hakka erişim yönteminin yeniden müzakere edilmesini gerektirir. Bu bağlamda ÇED süreçleri de sadece yüzey projeksiyonunu değil, maden hacminin yer altı suları ve jeolojik yapı dahil olmak üzere çevreye olan “üç boyutlu bütünleşik etkisini” kapsayacak şekilde yeniden kurgulanmalıdır.
Bu modelin getirdiği en kritik çözüm alanı ise “yatırımların çakışması” (hakların çatışması) problemidir. Hakların hacimsel olarak ayrıştırılması, mevcut iki boyutlu sistemdeki mekânsal kördüğümü çözer. Yer üstündeki bir yatırım (örneğin enerji veya tarım) ile yer altındaki maden hacmi, derinlik ekseninde (Z ekseni) katmanlaşarak aynı koordinatlarda çakışmadan var olabilir. Böylece “hak”, yer altındaki cevher hacmine hasredilerek korunurken; “izin”, bu iki farklı katmandaki yatırımın birbirine zarar vermeden nasıl koordine edileceğini belirleyen teknik bir protokol işlevi görür.
1.3. Çalışmanın Amacı ve Metodolojisi
Bu makalenin amacı, Anayasa m. 168’de öngörülen “devlet tasarrufu” yetkisinin, madenin fiziksel gerçekliği (hacmi) ile hukuki statüsü arasındaki uyumsuzluğu nasıl giderebileceğini ortaya koymaktır. Çalışma kapsamında; mevcut sistemin yarattığı mülkiyet paradoksu analiz edilecek, hacimsel mülkiyetin (volumetric ownership) hukuki altyapısı tartışılacak ve izinlerin “hakkın özüne” müdahale etmeksizin nasıl bütünleşik bir çevresel denetim mekanizmasına dönüştürülebileceğine dair yasal öneriler sunulacaktır.
Makalenin teorik zemini ve giriş bölümü bu temel üzerine kurgulanmıştır. İzleyen bölümlerde, “Hacimsel Hak” ve “Ayrıştırılabilir İzin” modelinin hukuk sistemindeki somut yansımaları incelenecektir. II. Bölüm’de mülkiyetin dikey sınırları ile “asli hak” ve “tali izin” arasındaki hukuki mesafe akademik bir derinlikle ele alınacaktır.
BÖLÜM II: HACİMSEL MÜLKİYETİN HUKUKİ NİTELİĞİ VE İZİN KAVRAMINDAN AYRILMASI
2.1. Maden Hakkının “Asli Hak” Olarak Bağımsızlaşması
Klasik mülkiyet hukukunda taşınmaz mülkiyeti, Türk Medeni Kanunu m. 718 uyarınca, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde arzın altını ve üstünü kapsayan dikey bir egemenlik alanı olarak tanımlanmıştır. Ancak Anayasa m. 168 ve 3213 sayılı Maden Kanunu m. 4 ile getirilen “ayrılık ilkesi”, madenleri bu dikey mülkiyet silsilesinden kopararak devletin hüküm ve tasarrufuna bırakmıştır.
Hacimsel mülkiyet rejimi, bu kopuşu “alan” bazlı bir tanımdan “kütle” bazlı bir tanıma taşıyarak maden hakkını “sui generis (kendine özgü) bir asli hak” mertebesine yükseltir. Mevcut sistemde ruhsat, yüzeydeki bir arazinin koordinatlarına bağlı “ikincil bir kullanım izni” gibi algılanırken; hacimsel modelde ruhsat, yer altındaki belirli bir jeolojik hacme (blok modelleme verilerine) hasredilmiş, taşınmaz mülkiyetinden tamamen bağımsızlaşmış bir “hacim mülkiyeti” niteliği kazanır. Bu durum, maden hakkı üzerindeki “araziye bağlılık” kelepçesini kırarak hakkın özünü anayasal düzeyde güvence altına alır.
2.2. Hak ve İznin Ayrışması: Varlık ve İfa
Önerilen modelin temelini, ruhsat (hak) ile izin (ifa) arasındaki kesin ayrım oluşturur. Bu ayrım sadece idari bir tasnif değil, hukuki bir varlık ayrımıdır:
- Ruhsat (Asli Hak): Yer altındaki üç boyutlu rezervin (cevher hacminin) ekonomik değerini ve aidiyetini temsil eder. Hakkın “varlık” sebebidir. Ruhsat sahibi, o hacim üzerindeki tasarruf yetkisini devletten devralan “asli hak sahibi” konumundadır.
- İzin (Operasyonel Vize): ÇED, mülkiyet izni veya işyeri açma ruhsatı gibi belgeler; bu asli hakkın çevreye ve üçüncü kişilere zarar vermeden nasıl “icra” edileceğini belirleyen idari denetim araçlarıdır.
Bu ayrışma sayesinde; idari bir iznin (örneğin bir orman izninin veya ÇED olumlu kararının) yargı kararıyla iptal edilmesi, yer altındaki “hacimsel hakkı” ortadan kaldırmaz. Hak, sicilde bağımsız bir ekonomik değer olarak baki kalır; sadece o hakkın “yüzeyden kullanımı” askıya alınır. Bu durum, yatırımcının mülkiyet güvenliğini korurken idarenin denetim yetkisini de hakkın özüne dokunmaksızın sürdürmesine imkan tanır.
2.3. Yatırımların Çakışmasında “Fonksiyonel Katmanlaşma” ve Koordinasyon
Yatırımların çakışması (hakların çatışması) meselesi, iki boyutlu hukuk anlayışının yarattığı bir “mekânsal kördüğüm”dür. Aynı koordinat düzleminde hem bir maden ruhsatının hem de bir enerji veya tarım yatırımının bulunması, mevcut sistemde “üstün kamu yararı” adı altında birinin diğerine feda edilmesine yol açmaktadır.
Hacimsel model, bu çatışmayı “fonksiyonel katmanlaşma” ile çözer:
- Mekânsal Ayrışma: Haklar, derinlik ekseninde (Z koordinatı) birbirinden ayrıştırılır. Yer üstündeki bir GES (Güneş Enerji Santrali) yatırımı ile yerin 300 metre altındaki maden hacmi, hukuken ve fiziken farklı katmanlardadır.
- İznin Düzenleyici Rolü: Bu noktada “izin” mekanizması, iki yatırım arasındaki teknik koordinasyonu (statik güvenlik mesafeleri, yer altı sularının korunması vb.) sağlayan bir protokol işlevi görür. Böylece “hakların çatışması”, yerini “hakların koordinasyonuna” bırakır. Yatırımcılar, kendi hacimsel sınırları içerisinde hukuki güvenlik altında faaliyetlerini sürdürürler.
2.4. Kamulaştırma ve Mülkiyet Sınırlarının Yeniden Tanımı
Hacimsel hak sistemi, Anayasa m. 46 kapsamında yürütülen kamulaştırma müessesesini de minimize eder. Mevcut sistemde ruhsat alanının tamamı üzerinde mülkiyet baskısı oluşurken, hacimsel modelde şu esaslar geçerlidir:
- Hacimsel hak, yerin altındaki boşluk ve kütleyi kapsadığı için yüzeydeki mülkiyetin “kullanılabilir derinliğini” ihlal etmediği sürece bir tazminat veya kamulaştırma gerektirmez.
- Gayrimenkul izinleri, sadece operasyonel faaliyetlerin (kuyu, yol, tesis) yüzeydeki izdüşümü ile sınırlı tutulur.
Bu sayede, “maden için arazinin tamamının elinden alınması” korkusu yerini; yer altındaki kaynağın, yer üstündeki mülkiyete zarar vermeden ekonomiye kazandırıldığı dengeli bir mülkiyet rejimine bırakır.
BÖLÜM III: UYGULAMA MODELİ: 3D MADEN SİCİLİ VE BÜTÜNLEŞİK ÇEVRESEL ETKİ ANALİZİ
3.1. İki Boyutlu Kadastrodan Üç Boyutlu Maden Siciline Geçiş
Mevcut maden sicil sistemi, tapu sicilinin yüzeysel mantığıyla paralel çalışmakta ve maden sahalarını düz bir düzlemde poligonlar olarak kaydetmektedir. Oysa “Hacimsel Hak” kuramı, Maden Sicili’nin (MadSİS) dijital dönüşümünü zorunlu kılar.
- Hacimsel Koordinatlandırma: Sicil kayıtları artık sadece X ve Y değil, derinliği temsil eden Z koordinatını da içermelidir. Bu, maden ruhsatının bir “harita parçası” değil, bir “dijital kütle (solid body)” olarak tescil edilmesi anlamına gelir.
- Bağımsızlık ve Şeffaflık: 3D Maden Sicili, yüzeydeki tapu kadastrosuyla çakıştırıldığında, yer altındaki kütlenin hangi parsellerin altında olduğu ancak bu parsellerin mülkiyet haklarını (kullanılabilir derinlik sınırı dahilinde) ihlal etmediği görselleştirilebilir. Bu, yatırımcı için “gayrimenkul riski” analizini saniyeler düzeyine indirger.
3.2. Bütünleşik ÇED: Ekosistemin Üç Boyutlu Korunması
İzinlerin ayrıştırılabilirliği ilkesi, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinde radikal bir verimlilik sağlar. Mevcut ÇED raporları, ruhsat alanının tamamını bir “etki alanı” varsayarak genelleyici sonuçlara varmaktadır. Hacimsel modelde ise “Bütünleşik ÇED” yaklaşımı benimsenir:
- Hacimsel Etki Analizi: Çevresel etki; sadece yüzeydeki toz veya bitki örtüsü kaybı değil, maden hacminin yer altı su akiferlerine olan mesafesi, asit maden drenajının dikey yayılım hızı ve jeolojik kütle yer değişimlerinin (tasman) üst tabakalara etkisi bazında hesaplanır.
- Dinamik İzin Yönetimi: Eğer maden hacmi yer altı su kaynağıyla (hacimsel olarak) kesişmiyorsa, yüzeydeki su koruma bandı kısıtlamaları yer altındaki “hakkın” özünü engellememelidir. İzin, bu noktada sadece “suya zarar vermeyecek teknik metodolojinin” onaylanması vizesidir.
3.3. Yatırım Güvenliği: “Askıda İzin” Mekanizması
“Hak” ve “İzin” kavramlarının ayrıştırılmasının en somut uygulama meyvesi “Askıda İzin” statüsüdür. Mevcut sistemde bir izin iptali ruhsatı da geçersiz kılarken, yeni modelde ruhsat (hacimsel hak), mülkiyet olarak sicilde kalmaya devam eder. Sadece faaliyet (icra) durdurulur. Yatırımcı, çevresel sorunu giderecek veya başka bir erişim noktası (yüzey izni) bulacak teknik revizyonu yapana kadar hakkı “rezerv” olarak korunur. Bu durum, madencilik yatırımlarında finans kuruluşları için “teminat” sorununu ortadan kaldıran en büyük güvencedir.
3.4. Kamu Yararı Çatışmalarında “Katmanlı Çözüm” Uygulaması
Yatırımların çakıştığı durumlarda (Örn: Bor madeni sahası ile demiryolu hattının kesişmesi), idare artık birini tercih etmek zorunda kalmayacaktır. Hacimsel sicil sayesinde, demiryolu hattının teknik etki derinliği (Örn: ilk 50 metre) ile maden kütlesinin bulunduğu derinlik (Örn: 200-500 metre arası) ayrıştırılır. Sonuç olarak; her iki yatırım da hukuken aynı koordinatta ama fiilen farklı hacimlerde eş zamanlı olarak hayata geçirilebilir.
BÖLÜM IV: SONUÇ VE ÖNERİLER
4.1. Hukuki Güvenlik ve Anayasal Uyumun Yeniden Tesisi
Bu çalışmada detaylıca irdelendiği üzere, Türk maden ve enerji hukukunun temel açmazı; Anayasa’nın 168. maddesinde vaz edilen “tabii servet ve kaynakların devletin hüküm ve tasarrufu altında olması” ilkesinin, uygulamada yeryüzündeki statik bir “alan” tanımına hapsedilmiş olmasıdır. Mevcut iki boyutlu (2D) ruhsatlandırma rejimi, maden mülkiyetini yer üstündeki arazi mülkiyetine ve değişken idari izin süreçlerine mahkûm ederek, maden hakkının bağımsız bir hukuki varlık olma niteliğini erozyona uğratmaktadır. Bu durum, Anayasa’nın “ayrılık ilkesini” teorik bir kabule indirgemekte; fiiliyatta ise maden hakkını arazi mülkiyetinin bir rehini konumuna getirmektedir.
Önerdiğimiz “Hacimsel Hak ve Ayrıştırılabilir İzin” modeli, maden mülkiyetini bir “yüzey projeksiyonu” olmaktan çıkarıp yer altındaki gerçek jeolojik kütlesine dayalı bir “hacim mülkiyeti” (volumetric property) statüsüne kavuşturmaktadır. Bu dönüşümün tesis edeceği hukuki güvenlik, şu temel sac ayakları üzerine oturmaktadır:
- Mülkiyetin Anayasal Sınırlarının Belirlenmesi: Maden hakkının üç boyutlu (X, Y ve Z eksenli) bir hacim olarak tescil edilmesi, Anayasa m. 35 (Mülkiyet Hakkı) ile m. 168 (Tabii Kaynaklar) arasındaki gerilimi minimize eder. Hak yer altındaki kütleye hasredildiğinde, yer üstündeki mülkiyet sahibinin “kullanılabilir derinlik” sınırı hukuken netleşecek ve böylece her iki hak sahibi de kendi hacimsel alanı içerisinde mutlak bir hukuki korumaya sahip olacaktır.
- İdari İzinlerin “Öz”e Müdahalesinin Engellenmesi: İzinlerin “hakkın varlığı”ndan (ruhsattan) ontolojik olarak ayrıştırılması, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan “müktesep hakların korunması” prensibini tahkim eder. İdari bir iznin iptali veya askıya alınması, devletin hüküm ve tasarrufundaki kaynağın tescilli “hacimsel hakkını” ortadan kaldırmayacaktır. Bu sayede yatırımcı için öngörülebilirlik maksimize edilerek, “idari yargı kararlarıyla hakkın tamamen kaybı” riski bertaraf edilmektedir.
- Yatırım Güvenliği ve Kamu Yararı Dengesi: Hacimsel model, yatırımların çakışması sorununu mekânsal bir bölüşüm krizinden çıkarıp dikey eksende bir koordinasyon meselesine dönüştürür. Anayasa’nın öngördüğü milli menfaatlerin korunması ilkesi; farklı sektörlerin (enerji, tarım, ulaşım, maden) aynı koordinat düzleminde birbirini dışlamadan, farklı derinlik katmanlarında eş zamanlı faaliyet göstermesiyle en üst düzeyde realize edilecektir.
4.2. Sektörel Genişleme: Petrol, Jeotermal ve Mineralli Sular
Hacimsel hak teorisi; doğası gereği yeraltı rezervuarlarında bulunan petrol, jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular için de bir hukuki zorunluluktur. 6491 sayılı Türk Petrol Kanunu ve 5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu kapsamındaki kaynaklar, yeraltındaki akışkan veya gaz formundaki varlıkları nedeniyle madenlere kıyasla çok daha dinamik ve hacimsel bir yapıya sahiptir.
- Rezervuar Bazlı Hak Tanımı: Mevcut sistemde hak, kuyu lokasyonuna veya ruhsat alanına (yatay izdüşüm) göre tesis edilmektedir. Oysa hak, kaynağın fiziksel olarak bulunduğu “rezervuar hacmine” tanımlanmalıdır. Bu yaklaşım, özellikle rezervuarın birden fazla ruhsat sahasına yayılması durumunda ortaya çıkan “birleştirme” (unitization) uyuşmazlıklarını matematiksel ve hukuki bir kesinlikle çözecektir.
- Akifer Koruma ve Hacimsel Etki: Doğal mineralli suların yeraltı akiferindeki hacmi ve beslenme havzası 3 boyutlu olarak tanımlandığında, yüzeydeki “koruma alanları” ile mülkiyet hakları arasındaki gerilim, “etki hacmi” analiziyle rasyonalize edilecektir.
4.3. Yenilenebilir Enerji ile Entegrasyon ve Fonksiyonel Katmanlaşma
Yenilenebilir enerji projelerinde (RES ve GES) “alan” ihtiyacı ön plandayken, maden ve jeotermalde “derinlik” ön plandadır. Hacimsel model, bu iki farklı yatırımın aynı koordinatlarda “vertikal (dikey) komşuluk” hukuku içerisinde var olmasını sağlar. Yer üstündeki bir güneş enerji santrali alanı, yer altındaki 500 metre derinlikteki bir maden hacmi ile hukuken çakışmaz. Hacimsel tescil, bu iki yatırımın birbirinin hakkını gasp etmeden, sadece yüzeydeki operasyonel izinler noktasında teknik koordinasyon kurmalarına imkan tanır.
4.4. Yasa Koyucuya Somut Öneriler
Türk Tabii Kaynaklar Hukuku’nun modernizasyonu adına şu yasal adımların atılması önerilmektedir:
- Terminolojik Dönüşüm: 3213, 6491 ve 5686 sayılı Kanunlarda geçen “ruhsat alanı” ve “saha” kavramları, X, Y ve Z koordinatlarını içeren “ruhsat hacmi” tanımıyla değiştirilmelidir.
- 3D Maden ve Enerji Kadastrosu: Tapu kadastrosu ile entegre çalışan ancak yeraltı haklarını bağımsız birer hacimsel mülkiyet olarak kaydeden dijital bir tescil altyapısı (3D MadSİS) kurulmalıdır.
- Hukuki Ayrıştırma Maddesi: Mevzuata, “İdari izin süreçlerinin ruhsatın (asli hak) varlığını ve mülkiyet niteliğini etkilemeyeceğine” dair açık bir hüküm eklenerek “Askıda İzin” statüsü yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.
NİHAİ DEĞERLENDİRME
Tabii kaynakları üç boyutlu bir kütle/hacim olarak gören, hakkı bu hacme hasreden ve izinleri bu hakkın güvenli icrası için birer “vize” olarak konumlandıran bu model; Türk hukukunda “Yatay Alan Rejimi”nden “Dikey Hacim Rejimi”ne geçişi temsil eden bir zihniyet devrimidir. Bu yaklaşım, Anayasa m. 168’in ruhuna uygun olarak tüm kaynakların, mülkiyet haklarına zarar vermeksizin ve birbirini engellemeden ekonomiye kazandırıldığı “Bütünleşik Kaynak Yönetimi”nin yegâne yoludur.
