TKİ’NİN GEÇMİŞ ON YILI
Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) için 2014 ve 2024 yıllarını kapsayan on yıllık süreç, kurumun hem yapısal hem de mali açıdan büyük bir dönüşüm geçirdiği bir dönemdir. 2014 yılı (özellikle Soma faciası sonrası) bir dönüm noktasıyken, 2024 yılı “kamuda tasarruf” ve “yüksek maliyet” baskısının en yoğun hissedildiği yıl olmuştur.
İşte 10 yıllık kritik karşılaştırma:
1. Personel Sayısındaki Keskin Düşüş
TKİ’de çalışan sayısı, özellikle emekli olanların yerine yeni alımların kısıtlı tutulması ve bazı işletmelerin devredilmesiyle ciddi oranda azalmıştır.
• 2014 Yılı: Yaklaşık 6.000 – 6.500 bandında (Müesseseler dahil toplam personel).
• 2024 Yılı: Yaklaşık 3.767 personel.
• Fark: 10 yıl içerisinde personel sayısında %40’a yakın bir azalma yaşanmıştır. Kurum, operasyonlarını daha çok dış hizmet alımı (rödovans) ve taşeron sistemleri üzerinden yürütmeye başlamıştır.
2. Üretim ve Kotalar: “Kamudan Özel Sektöre”
2014’te TKİ doğrudan kendi işçisiyle daha fazla üretim yaparken, 2024’te “sahibi olduğu sahaları başkasına işlettirme” modeline geçmiştir.
• 2014: Soma faciası ve sonrasındaki iş güvenliği düzenlemeleri nedeniyle üretimde geçici bir duraksama yaşanmış, ancak kamunun doğrudan üretim ağırlığı daha yüksekti.
• 2024: Yıllık üretim yaklaşık 33 milyon ton civarında seyrediyor. Ancak bu üretimin büyük bir kısmı rödovanslı (kiralık) sahalardan ve hizmet alımı yapılan şirketlerden geliyor. TKİ artık bir “üretici”den ziyade, Türkiye’nin linyit rezervlerini yöneten bir “denetleyici/planlayıcı” kurum kimliğine bürünmüş durumda.
3. Karlılık: Karlı Devden Zarar Eden Yapıya
Mali tablolar, 10 yıl içinde artan maliyetlerin (mazot, elektrik, döviz bazlı yedek parça) ve enflasyonun etkisini açıkça gösteriyor.
Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) 2014 ve 2024 yılları arasındaki on yıllık mali değişimi, kurumun ekonomik yapısındaki ciddi dönüşümü gözler önüne sermektedir.
Mali Sonuçlar ve Karlılık 2014 yılında Soma faciasının etkisiyle 8,8 milyon TL düzeyinde, o dönem için operasyonel ve geçici kabul edilebilecek bir zarar açıklanmışken , 2024 yılına gelindiğinde bu tablo 6,4 milyar TL gibi devasa bir dönem zararına dönüşmüştür. Bu keskin düşüşün arkasında, 2014’te daha öngörülebilir olan maliyetlerin aksine, 2024’te finansman giderleri ve enflasyon düzeltmelerinin yarattığı yapısal sorunlar bulunmaktadır.
Satış Performansı ve Verimlilik Kurumun satış hacmi on yıl içerisinde büyük bir artış göstermiştir. 2014 yılında satışlar düşük hacimli ancak sürdürülebilir bir çizgide ilerlerken , 2024 yılında net satışlar 22,7 milyar TL seviyesine ulaşmıştır. Ancak bu yüksek hacim, beraberinde verimliliği getirmemiş; yüksek satış rakamlarına rağmen düşük verim elde edilmiştir.
Faaliyet Karındaki Değişim Faaliyet kârı noktasında da benzer bir gerileme yaşanmıştır. 2014 yılında kurum %10-15 bandında pozitif bir faaliyet kârı ile çalışırken , 2024 yılında uygulanan enflasyon muhasebesi sonrasında net kâr negatife dönmüştür.
Özetle, 2014 yılında “kamu madenciliği” odaklı ve maliyetleri kontrol edilebilir bir yapıda olan TKİ , 2024 yılında yüksek işletme maliyetleri ve makroekonomik baskılar nedeniyle kârlılıktan uzak, yapısal bir zarar tablosuyla karşı karşıya kalmıştır.
Özet Karşılaştırma (2014 vs 2024)
1. Personel: 10 yıl önce 100 kişiyle yapılan iş, bugün yaklaşık 60 kişiyle (veya dışarıdan destekle) yapılmaya çalışılıyor.
2. Model: 2014’te “kamu madenciliği” hala güçlüydü; 2024’te “sahayı özel sektöre ver, kömürü satın al” modeli (Rödovans) hakim oldu.
3. Ekonomi: 2014’teki zarar “operasyonel ve geçici” bir durumken, 2024’teki zarar “yüksek maliyetler ve makroekonomik etkiler” kaynaklı daha yapısal bir soruna işaret ediyor.
TKİ’nin bu zarar durumundan çıkmak için son yıllarda Hümik Asit (tarım) ve Kömürden Karbon Fiber gibi yüksek katma değerli ürünlere odaklandığını görüyoruz.
Verilerin Özet Tablosu (Kaynak Özeti)
Veri Tipi Kaynak Doğruluk Kontrolü
Zarar/Kar Rakamları Sayıştay Denetim Raporları Resmi Mali Tablo
Personel Sayıları Hazine ve Maliye Bak.
/ Strateji Bütçe Bşk. İstihdam İstatistikleri
Üretim Miktarları TKİ Yıllık Faaliyet Raporları Operasyonel Veri

Türkiye, jeolojik yapısı gereği dünyanın en zengin maden çeşitliliğine sahip ülkelerinden biri olsa da, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) istatistikleri bu potansiyelin ekonomik verime dönüşmesinde büyük bir tıkanıklık olduğunu göstermektedir. Sektör, niceliksel daralma ve stratejik yoğunlaşma ekseninde kritik bir dönüşüm yaşamaktadır.
1.MAPEG İstatistiklerinin Soğuk Gerçeği
Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) istatistikleri, Türkiye madencilik sektörünün son on yıldaki gelişimini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Türkiye, jeolojik konumu sayesinde dünyanın en zengin maden çeşitliliğine sahip ülkelerden biri olsa da, fiili ruhsat verileri bu potansiyelin atıl kaldığını işaret etmektedir:
• Ruhsat Sayısında Düşüş: 2013 yılında 8.418 olan faaliyetteki toplam ruhsat sayısı, 2023 yılında 4.317’ye gerileyerek yaklaşık %48.7 oranında daralmıştır.
• Stratejik Odaklanma: Toplam ruhsatların neredeyse yarısı (%48.84) IV. Grup (Altın, Bakır, Bor, Kömür) madenlerinde yoğunlaşmıştır.
• Düşük Verimlilik: Bu stratejik IV. Grup ruhsatlarının sadece %38.4’ü işletme izni alabilmiştir; yani yüksek potansiyelli ruhsatların büyük bir kısmı beklemededir.
Bu veriler ışığında, sektördeki sorunların jeolojik potansiyel eksikliğinden değil, ekonomik ve bürokratik engellerden kaynaklandığı açıktır.
2. Atıl Kalan Jeolojik Çeşitlilik
2013-2023 yılları arasında faaliyetteki ruhsat sayısının %48 oranında düşmesi, sektördeki ekonomik ve bürokratik bir seçilim sürecinin sonucudur. Bu süreç, yeraltındaki zenginliğin değil, yerüstündeki maliyet ve izin engellerinin sektörü nasıl şekillendirdiğini gösterir.
• Ruhsat Sayısındaki Düşüş: Ruhsat sayısındaki azalmanın ana sebebi, jeolojik olarak bol bulunan ancak kâr marjı düşük olan madenleri işleten küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ), artan maliyetler ve karmaşık bürokrasi karşısında rekabet edemeyerek piyasadan çekilmesidir.
• Seçilim: Sadece yüksek katma değerli ve büyük sermaye gerektiren IV. Grup (Altın, Bor, Bakır vb.) maden projeleri, bu maliyet ve risk engelini aşabilmektedir. Bu durum, sektörün sadece birkaç büyük değere odaklanmasına ve jeolojik çeşitliliğimizin büyük bir kısmının atıl kalmasına neden olmaktadır.
3. Stratejik Yoğunlaşma ve Bürokratik Tıkanıklık
IV. Grup, ruhsatların neredeyse yarısını (%48.84) oluşturarak sektörün odak noktasını belirlerken, aynı zamanda en büyük tıkanıklığı da temsil etmektedir.
• Düşük İşletme Verimi: IV. Grup ruhsatlarının sadece %38.4’ü işletme izni alabilmiştir. Altın, Bakır ve Kömür gibi stratejik öneme sahip madenlerin beklemede kalması, yüksek risk ve sermaye gereksiniminin yanı sıra, izin süreçlerindeki çoklu kurum onayı ve uzun ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreleri gibi bürokratik engellerden kaynaklanmaktadır.
• GSYH Paradoksu: Ruhsat sayısındaki düşüşe rağmen GSYH katkısının değer bazında artması, sektörün nitelikli madenlere kaydığını teyit etse de, jeolojik çeşitliliğin potansiyeli henüz tam olarak realize edilememektedir.
4. Gelecek Perspektifi: Jeolojik Çeşitliliği Destekleyen Devlet Mekanizmaları
Türkiye’nin maden sektörünün GSYH içerisindeki payını yükseltmesi ve jeolojik çeşitliliğini ekonomik değere dönüştürmesi için çözüm, KOBİ madenciliğini destekleyerek bürokratik engelleri kaldırmaktır.
Bu, IV. Grup’un kilitlenmesini çözerken, aynı anda I. ve II. Grup’taki KOBİ’lerin rekabet gücünü artırarak jeolojik çeşitliliği koruyacaktır.
A. Bürokrasi ve İzin Süreçlerinde Küçük ve Orta Boy MadenciliğeDevlet Desteği
1. Tek Pencere Sistemi: Özellikle I. ve II. Grup ruhsatları ve KOBİ’lerin projeleri için izin süreçleri tek bir merkezde toplanmalı ve önceden belirlenmiş kısa süreler içinde sonuçlandırılmalıdır. Bu, projenin idari riskini ve maliyetini düşürür.
2. Ruhsat Harçlarında Esneklik: KOBİ’lerin ruhsat harçları ve teminat bedellerinde, madenin ekonomik değerine göre kademe bazlı indirimler veya ertelemeler sağlanarak, maliyet yükü hafifletilmelidir.
B. Finansman ve Teknik Destek Mekanizmaları
1. Arama Faaliyetine Destek: Jeolojik çeşitliliğin tespiti ve işletilmesi için en kritik adım olan arama faaliyetlerinde, KOBİ’lere yönelik düşük faizli kredi veya risk sermayesi destek fonları oluşturulmalıdır.
2. Teknik ve Kurumsal Mentorluk: KOSGEB gibi kurumlar aracılığıyla KOBİ’lere ÇED raporlama, daimi nezaretçi maliyeti ve modern üretim teknikleri konularında sübvansiyonlu danışmanlık ve teknik destek sağlanmalıdır.
Bu destek mekanizmaları sayesinde, sektördeki stratejik (IV. Grup) tıkanıklık çözülürken, yerel ve bölgesel (I. ve II. Grup) çeşitliliğe dayalı madencilik de yeniden canlanacak ve Türkiye’nin zengin jeolojik potansiyeli tam olarak realize edilebilecektir.
Aşağıda 13.11.2025 tarihli ve 33076 sayılı RG’de yayımlanan Maden İzinleri Kurulunun Çalışma Usul ve Esasları Hakkındaki Yönetmelik için hukuken yapılabilecek eleştirileri, akademik bir bakış ve idare hukuku–maden hukuku perspektifinden derliyorum.
I. Yetki Unsuru Bakımından Eleştiriler
1. Yönetmeliğin dayanağının belirsizliği ve aşırı geniş yorum
3213 sayılı Maden Kanunu’nda “Maden İzinleri Kurulu” adıyla bir üst kurul düzenlenmiş olmakla birlikte, Kurulun niteliği, görevleri ve karar usulleri kanunda çerçeve ve sınırları çizilmiş bir şekilde tanımlanmış değildir.
Bu durum:
• Yönetmeliğin kanunda çizilmeyen boş alanları doldurarak normatif alan genişletmesine,
• Kanunda öngörülmeyen “üstün kamu yararı kararı verme, izin vermeme kararlarını kaldırma, diğer idarelere talimat niteliğinde sonuçlar doğurma” gibi işlemlerin yönetmelikle yaratılmasına
yol açmaktadır.
Bu yönüyle Anayasa m. 124 ve “kanunla düzenlenmesi gereken alanın yönetmelikle doldurulması” yasağı bakımından eleştirilebilir.
II. Üstün Kamu Yararı Kriteri Bakımından Eleştiriler
1. “Üstün kamu yararı” kavramının tanımsız bırakılması
Yönetmelik, kritik/stratejik madenlerde çevresel veya diğer izin engellerini kaldırırken üstün kamu yararı kriterini esas aldığını söylemekte, fakat:
• Bu kriterin ölçütlerini,
• Belirlilik sınırlarını,
• Hangi somut verilerle ispatlanacağını,
• Çevre hakkı ile nasıl dengeleneceğini
tamamen Kurulun takdirine bırakmaktadır.
Bu durum:
Belirlilik ilkesine aykırılık (AYM içtihadı – belirsiz kamu yararı normları iptal edilir).
Takdir yetkisinin sınırsızlaştırılması
Çevre hakkı (AY m. 56) ile maden hakkı arasında ölçüsüz bir üstünlük kurulması gibi nedenlerle eleştirilebilir.
III. Kurulun Oluşumu Bakımından Eleştiriler
1. Aşırı siyasileşmiş yapı
Kurul, tamamen Bakanlar + Cumhurbaşkanı Yardımcısı düzeyinde oluşturulmuştur. Teknik temsiliyet yoktur.
Bu yapı şu sakıncaları doğurur:
• Teknik bir izin kurulunun esasen siyasi bir karar organına dönüşmesi,
• Maden izinlerinin teknik esaslardan çok merkezi yönetim politikalarına göre şekillenmesi,
• İdari yargı denetiminde “uzman kurulun takdiri” yerine “siyasi karar” değerlendirmesinin getirdiği güçlükler.
IV. Diğer Kurumların Yetkisini Aşındırması
Maden izinleri normalde:
• Orman Genel Müdürlüğü
• Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı
• DSİ
• Tarım Bakanlığı
• Kültür Varlıkları
• Belediyeler/İmar
gibi çok sayıda idarenin uzmanlık alanına girer.
Yönetmelik, Kurula bir “üst kurul” yetkisi vererek diğer idarelerin ret kararlarını aşabilen bir mekanizma kurmaktadır.
Eleştiri:
İdarenin bütünlüğü ilkesine aykırılık (tek bir kurulun çok sektörlü idarelerin teknik yetkisini etkisizleştirmesi)
Yetki gasbı eleştirisi
Kurul, kanunda çizilmeyen alanlarda “tüm izin süreçlerinin üzerinde nihai merci” haline getirilmiştir.
V. İdari Usul ve Şeffaflık Sorunları
1. Toplantı ve karar süreçlerinin saydam olmaması
Yönetmelik:
• Kararların gerekçelerini,
• Kamuoyuna açıklanma usullerini,
• ÇED süreçleri ile bağ nasıl kurulacağını,
• Bilimsel değerlendirme raporlarının zorunlu olup olmadığını
düzenlememektedir.
Bu nedenle “şeffaflık ve denetlenebilirlik” ilkelerine aykırılık doğmaktadır.
2. İtiraz ve yeniden değerlendirme mekanizması yok
Kurul kararlarına karşı:
• İdari başvuru yolu,
• Kurul içi itiraz,
• Yeni veriyle yeniden değerlendirme mekanizması
düzenlenmemiştir.
Bu durum idarenin kendi kararını değerlendirme yükümlülüğüne aykırıdır.
VI. Çevre Hukuku Bakımından Eleştiriler
1. ÇED sürecinin etkisizleştirilmesi riski
“Üstün kamu yararı” gerekçesiyle çevresel engelleri kaldırma imkânı verilmiş ancak:
• ÇED raporlarının bağlayıcılığı,
• Uzman heyet görüşlerinin zorunluluğu,
• Ekosistem temelli karar alma yükümlülüğü
gibi çevre hukukunun çekirdek güvenceleri yönetmelikle zayıflatılmaktadır.
2. Anayasa m. 56’ya aykırılık
AYM, çevre hakkına müdahalelerde:
• Meşru amaç
• Elverişlilik
• Gereklilik
• Ölçülülük
testini şart koşar.Yönetmelik bu testleri karşılayacak kurumsal yapıyı kurmamaktadır.
VII. Yargısal Denetim Bakımından Eleştiriler
1. Birden çok bakanın imzasıyla alınan kararların yargı denetimi zorlaşabilir
Kurul kararının “kollektif siyasi karar” niteliği:
• Yetki işlemi mi?
• Bir idarenin işlemi mi?
• Bakanlık işlemi mi?
sorularını karmaşık hale getiriyor.
Bu durum, yürütmenin yargısal denetimden kaçınması riskini doğurur.
2. Yürütmeyi durdurma koşullarının ağırlaşması
Kurul kararları kamu yararı-nitelikli olduğu için yargı mercileri, özellikle “üstün kamu yararı kararı” karşısında yürütmeyi durdurmayı daha zor değerlendirebilir.
VIII. Sonuç: Yönetmeliğin Genel Hukuki Sorunu
Bu yönetmelik:
Kanundaki boşluğu doldurmak yerine, yeni ve bağımsız bir izin rejimi yaratmaktadır.
Teknik bir konuyu merkezi ve politik bir üst kurula bağlamaktadır. “Üstün kamu yararı” kavramını belirsiz ve yargısal denetime kapalı hale getirmektedir. Çevre hakkı ve idari usul ilkeleri açısından açık ölçüsüzlük sorunları doğurmaktadır.

1. Sorunun Çerçevesi
Madencilik, doğaya en derin müdahaleyi temsil eden insan faaliyetidir.
Bu müdahalenin ölçüsü, insanın doğa karşısındaki etik sınır bilinciyle belirlenir.
Ne var ki modern çağda, teknolojinin sınırsızlığı insanın sınır duygusunu zayıflatmıştır.
Artık mesele “nasıl çıkarılır?” değil, “ne kadar çıkarılabilir ve ne kadarına hakkımız vardır?” sorusudur.
Bu, madenciliğin yalnız ekonomik ya da teknik değil, varoluşsal bir sınır problemidir.
2. Sınırın Felsefi Temeli: Sorumluluk ve Ölçülülük
a) Hans Jonas ve Sorumluluk Etiği
Hans Jonas, Das Prinzip Verantwortung (1979) adlı eserinde teknolojik eylemin kapsamının büyüdükçe etik sorumluluğun da genişlemesi gerektiğini söyler.
“Artık doğaya karşı sorumluluk, insana karşı sorumluluk kadar gerçektir.”
Jonas’a göre modern insanın en büyük hatası, gücünün sınırını değil, yalnız hedefini düşünmesidir.Madencilikte sınır sorunu tam da bu noktada ortaya çıkar:
Yasal olanla etik olan, mümkün olanla meşru olan her zaman aynı şey değildir.
b) Kant ve Ölçülülük İlkesi
Kant’ın ahlak felsefesi, insanın eylemlerinde “evrensel yasa”yı gözetmesini öngörür:
“Öyle davran ki, eylemin evrensel bir yasa olabilsin.”
Bu ilke madenciliğe uyarlandığında; doğayı geri dönülmez biçimde tahrip eden bir eylem, evrensel bir ahlak yasası olarak kabul edilemez.O hâlde etik sınır, doğanın geri dönüşsüzlüğünün başladığı noktadır.
3. Doğal Sınırlar ve Ekolojik Taşıma Kapasitesi
Doğa, kendi içinde bir taşıma kapasitesi ve yenilenme sınırı taşır.Ekosistem bu sınır aşıldığında geri dönülmez bozulmalara uğrar.Madencilikte bu sınır, genellikle görünmezdir:
toprak erozyonu, asit drenajı, su döngüsünün bozulması veya habitat kaybı gibi etkiler yıllar içinde ortaya çıkar.Jeoetik yaklaşım, bu nedenle **“önleme ilkesi (precautionary principle)”**ni merkez alır:
“Ciddi veya geri dönülmez bir zarar tehlikesi varsa, bilimsel kesinlik eksikliği gerekçe olamaz.” (Rio Bildirgesi, 1992, Madde 15)
Bu ilke, madenciliğin sınırını zararın kanıtlandığı noktada değil, öngörüldüğü noktada çizer.
4. Hukuki Sınır: Ruhsatın Ötesinde Etik Sorumluluk
Maden Kanunu, teknik ve idari sınırları belirler; ancak etik sınırları tanımlamaz.
Oysa bazı durumlarda yasal izin, etik meşruiyetin garantisi değildir.Bir faaliyetin “ruhsatlı” olması, onun “doğaya uygun” olduğu anlamına gelmez. Jeoetik bilince göre, yasal sınırın üzerinde bir vicdani sınır vardır.
Bu bağlamda madenciliğin durması gereken yer:
• doğanın kendi yenilenme kapasitesinin aşıldığı,
• ekosistemin bütünlüğünün bozulduğu,
• yerel toplulukların yaşam hakkının tehlikeye girdiği noktadır.
5. Sınırın Jeoetik Tanımı: “Yıkım Eşiği”
Jeoetik literatürde bu durum “yıkım eşiği (threshold of destruction)” olarak tanımlanır.
Bu eşik, doğanın kendini onarma hızının insan müdahalesi hızından düşük olduğu noktadır.
Bir başka deyişle, doğanın ritmiyle insanın temposu arasında oluşan uçurumdur.Madencilik bu eşiğe ulaştığında, üretimin devamı artık “kamu yararı” değil, kamusal zarar doğurur.Bu nedenle jeoetik, “sürdürülebilir madencilik” kavramına sınırlı madencilik fikrini ekler:
“Her maden çıkarılabilir, ama hepsi aynı anda ve her yerde çıkarılmamalıdır.”
6. Sınırın Sosyal Boyutu: Toplumsal Onay ve Adalet
Sınır yalnız doğanın değil, toplumun da çizdiği bir hattır.
Yerel halkın yaşam alanları, kültürel mirası, geçim kaynakları göz ardı edilirse, madencilik etik sınırı aşmış olur.Bu nedenle “toplumsal onay (social licence)”, madenciliğin toplumsal sınırıdır.Madencilik, yalnız “yer altına inen” değil, toplumun vicdanına inen bir faaliyettir.
Toplumsal onay kaybolduğunda, üretim teknik olarak mümkün olsa bile meşruiyetini yitirir.
7. Nerede Durmalı?
Madencilikte durulması gereken nokta, üretimin ekonomik sınırı değil, etik sınırıdır.
Bu sınır, doğanın kendini onarma kapasitesini ve toplumun adalet duygusunu birlikte gözetir.
“Sınır, yasa tarafından değil, vicdan tarafından çizildiğinde gerçek anlam kazanır.”
Madencilik, bu bilinçle yürütüldüğünde, yalnız enerji veya gelir değil, etik bilgelik üretir.
8. Sonuç: Sınırsız Güç, Sınırlı Hak
Madencilikte sınır sorunu, aslında insanın kendini sınırlama sorunudur.
Modern insan, teknolojik olarak sınırsızdır; ama etik olarak sınırlı olmalıdır.
Jeoetik düşünce bu noktada devreye girer:
“Doğanın sessiz sınırını tanımayan insan, sonunda kendi varoluş sınırına ulaşır.”
Gerçek sürdürülebilirlik, daha çok maden çıkarmak değil, doğayla birlikte yaşamanın sınırını fark etmektir.
Kaynakça Önerileri
1. Hans Jonas, Das Prinzip Verantwortung, Frankfurt, 1979.
2. Immanuel Kant, Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, 1785.
3. United Nations, Rio Declaration on Environment and Development, 1992.
4. Aldo Leopold, A Sand County Almanac, Oxford UP, 1949.
5. Silvia Peppoloni & G. Di Capua, Geoethics: Ethical Challenges and Case Studies in Earth Sciences, Elsevier, 2017.
6. Huriye Kubilay, Madencilik Hukukunda Kamu Yararı ve Çevre Sorumluluğu, 2021.
7. İbrahim Özdemir, Çevre Ahlakı ve Doğa Felsefesi, Ankara Okulu, 2015.
Bu yazının hazırlanmasında yapay zeka kullanılmışdır.

Kant’ın etik sisteminin merkezi ilkesi, kategorik buyruktur (der kategorische Imperativ). Bu buyruk, insanın eylemlerini dışsal sonuçlara göre değil, evrensel olarak geçerli olabilecek ilkelere göre düzenlemesi gerektiğini bildirir. Kant, Groundwork of the Metaphysics of Morals’ta bu buyruğu şöyle formüle eder:
*“Sadece öyle davran ki, eyleminin ilkesi, aynı zamanda evrensel bir yasa olabilsin.”*¹
Bu ilke, ahlakın kaynağını Tanrı’dan ya da toplumdan değil, aklın özerkliğinden türetir. Dolayısıyla doğa karşısında ahlaki tutum, dışsal bir otoriteye değil, insanın kendi aklına karşı duyduğu ödev bilincine (Pflicht) dayanır.
1. Doğaya Araçsal Değil, Evrensel İlke Olarak Yaklaşmak
Kant’a göre bir eylemin ahlaki değeri, onun evrenselleştirilebilir olmasındadır.
Eğer bir eylemin ilkesi herkes tarafından benimsenirse ve buna rağmen doğa düzeni veya insan onuru zarar görüyorsa, o eylem ahlaken yanlıştır.
Bu ölçüt, madencilik faaliyetleri açısından şu soruyla somutlaşır:
“Doğayı yalnızca çıkar sağlamak amacıyla kullanmak, tüm insanlar tarafından yapılabilir bir ilke olsaydı, insanlık için hangi sonuç doğardı?”
Cevap açıktır: doğanın tükenmesi, insanlığın kendi varlık koşullarını yok etmesi anlamına gelir. Dolayısıyla Kant’a göre doğayı yalnızca araç olarak kullanma ilkesi, evrensel yasa olarak çelişkilidir.² Çünkü bu ilke, doğayı kullanan öznenin varlığını sürdürecek zeminleri ortadan kaldırır.
2. Doğa ve İnsan Arasında Amaç–Araç Dengesi
Kant’ın ikinci formülasyonu, insanın ve her “akıl sahibi varlığın” amaç olarak görülmesini emreder:
*“Öyle eyle ki, hem kendinde hem de başkalarında insanlığı her zaman bir amaç olarak göresin, asla salt araç olarak değil.”*³Bu formül, doğayı doğrudan kapsamasa da, doğa üzerindeki her eylemin insanın ahlaki varoluşunu etkilediği ölçüde geçerlidir. Madencilik, yalnızca doğaya değil, dolaylı olarak insana yöneliktir; çünkü doğanın tahribi, gelecekteki insanların yaşam alanını yok eder.
Dolayısıyla doğaya saygı, insanlığa saygının uzantısıdır. Bu bağlamda, doğayı araç olarak kullanmak, insanlığı da araç haline getirmekle eşdeğerdir.
Kantçı anlamda doğru ilke şudur:
“Doğayı, insanlığın evrensel varlığını mümkün kılan koşul olarak koru.”
Bu ilke, günümüz çevre hukukunda yer alan “kuşaklar arası sorumluluk” kavramının felsefi öncülüdür.⁴
3. Evrensel Ahlak Yasası ve Madenciliğin Ödevsel Sınırı
Kant, “ahlak yasası”nı (moralisches Gesetz) doğa yasalarından ayırır:
Doğa yasaları zorunlulukla işler; ahlak yasası ise özgürlükle.⁵ Madencilik, tam da bu iki alanın kesişimindedir:Doğa, zorunlu nedensellik yasalarıyla yönetilir.
İnsan, özgür iradesiyle doğaya müdahale eder.Bu müdahale, ancak aklın evrensel yasasına uygun olduğunda ahlaken meşrudur.
Madenciliğin Kantçı ölçütü şudur:
“Eylemin, doğanın genel yasalarıyla uyum içinde olmalı ve gelecekteki özgür varlıkların aynı kaynaklara erişimini engellememelidir.”
Bu nedenle madencilikte aşırı üretim, ekolojik yıkım veya sınırsız tüketim, Kantçı anlamda ahlaki ihlaldir.
Çünkü bu davranışlar, evrensel yasa olamaz: herkes tarafından yapıldığında insan yaşamının kendisini ortadan kaldırır.⁶
4. Ahlak Yasasının “Madencilik Etiği”ne Uyarlanması
Kantçı etik, sonuççu değil niyet temellidir. Bu nedenle madencilikte etik davranış, yalnızca “zarar vermemek” değil, doğaya karşı ödev bilincine uygun hareket etmek anlamına gelir. Bir maden işletmesi, doğayı yeniden onarma, çevresel tahribatı önleme veya toplumsal yarar sağlama yönünde eylemde bulunuyorsa, bu yalnızca teknik değil, ahlaki bir davranıştır — çünkü aklın evrensel ilkesine uygunluk gösterir.⁷Kant’ın “evrensel yasa” ilkesi, modern çevre hukukundaki şu kavramların doğrudan felsefi kaynağıdır:
Sürdürülebilirlik ilkesi (doğal kaynakların tükenmemesi),Ortak yarar ilkesi (kamu yararının bireysel çıkardan üstün olması),Kuşaklar arası adalet (gelecek nesillerin hakları).
Bu nedenle Kant’ın kategorik buyruğu, madenciliğin yalnızca ekonomik değil, etik temellerinin de yasası olarak yorumlanabilir.
5. Sonuç: Evrensel Yasanın Işığında Madencilik
Kant’a göre doğaya ilişkin her davranış, aklın evrensel yasasına uygunluk sınavından geçmelidir. Madencilik bu sınavda, insanın ahlaki olgunluğunun bir göstergesidir: Doğayı yalnızca çıkar için kullanmak, evrensel yasa düşüncesini yıkmak demektir.
Bu nedenle Kantçı etik, madenciliği teknik bir üretim süreci değil,
ahlaki ödevin ve aklın sınırlarının pratiğe dönüştüğü alan olarak görür.
“Ahlak yasası, yıldızlı gökyüzü kadar yücedir; çünkü ikisi de insanın içinde ve üzerinde aynı düzeni taşır.”⁸
Madencilik, yıldızlı gökyüzünün altındaki bu dünyada, insanın aklını ve sorumluluğunu sınayan eylemlerden biridir.
Dipnotlar
1-Immanuel Kant, Groundwork of the Metaphysics of Morals, 1785, Ak. IV, 421.
2-Christine Korsgaard, Creating the Kingdom of Ends, Cambridge University Press, 1996, s. 85–90.
3-Immanuel Kant, Groundwork, Ak. IV, 429.
4-J. Timmermann, Kant’s Groundwork of the Metaphysics of Morals: A Commentary, Cambridge, 2007, s. 172–176.
5-Immanuel Kant, Critique of Practical Reason, 1788, A97–A100.
6-Allen W. Wood, Kantian Ethics, Cambridge University Press, 2008, s. 205–210.
7-Paul Guyer, Kant’s System of Nature and Freedom, Oxford University Press, 2005, s. 243–249.
8-Immanuel Kant, Critique of Practical Reason, 1788, “Schlussbetrachtung”.

Temmuz 2025’te 3213 sayılı Maden Kanunu’nda yapılan kapsamlı değişikliklere uyum amacıyla çıkarılmıştır.
Aşağıda en önemli değişiklikleri madde başlıklarıyla özetledim:
________________________________________
🔹 1. Teminat ve Rehabilitasyon Bedeli
• “Çevre ile uyum bedeli” kaldırılmış, yerine “rehabilitasyon bedeli” getirilmiştir.
• Rehabilitasyon bedeli oranı artırıldı:
%50’den %70’e çıkarıldı.
• Rehabilitasyon bedeli, ruhsat bedeliyle birlikte her yıl ocak ayında yatırılacak; yatırılmazsa ruhsat iptal edilecek (m.93).
________________________________________
🔹 2. Ruhsatlandırma Usulleri
• II. Grup (b) ve IV. Grup maden sahaları artık doğrudan müracaatla verilecek;
ancak rezerv veya konum gerekçesi varsa yine ihale yoluna gidilebilecek (m.8).
• Müracaatlar elektronik sistem (e-Maden) üzerinden yapılacak.
• Arama ruhsatı için istenen belgeler yenilendi:
o Ön inceleme raporu (Ek-7),
o Maden arama projesi (Ek-8),
o Mali yeterlilik belgeleri,
o Yatırım teminatı (her yıl MAPEG ilan eder).
• MTA bu teminat yükümlülüğünden muaftır (m.11).
________________________________________
🔹 3. Arama Ruhsatı ve Dönemler
• Rezerv raporunun artık “üç boyutu ve miktarıyla belirlenmiş” olması şarttır (m.15).
• Arama projelerinde değişiklik olursa revize proje sunmak zorunludur.
• Sondaj kuyularına ilişkin fotoğraf, koordinat ve veri yükleme zorunluluğu getirildi.
• Yatırımın iki yıl üst üste %50’nin altında gerçekleşmesi halinde ruhsat iptali öngörüldü.
________________________________________
🔹 4. Teminatların İrat Kaydı ve Ruhsat İptali
• Ön, genel ve detay arama dönemlerinde asgari faaliyetlerin yapılmaması halinde artık idari para cezası değil doğrudan teminat iradı ve ruhsat iptali uygulanacak (m.16–18).
• Gerçekleşmeyen yatırım oranında teminat irat edilebilecek.
________________________________________
🔹 5. İşletme Ruhsatı
• İşletme ruhsatı başvurularında artık “rehabilitasyon bedeli” zorunlu.
• Bedeller ödenmezse ruhsat talebi reddedilecek (m.20).
• Arama döneminde alınan izinler saklı kalmak kaydıyla, izin süreçleri tamamlanmadan işletme ruhsatı düzenlenmeyecek.
________________________________________
🔹 6. Devlet Hakkı
• Devlet hakkı oranı %50 artırıldı.
Artık “işletme ruhsat bedelinin %50 fazlası kadar” asgari Devlet hakkı alınacak (m.84).
• Devlet hakkı hesaplamasında “krom” istisnası kaldırıldı.
________________________________________
🔹 7. Ruhsat Süresi ve Temdit
• Ruhsat süresinin uzatılması için artık asgari üretim şartı getirildi:
Son proje toplam üretiminin en az %15’i yapılmamışsa süre uzatımı reddedilir.
(m.37/7)
• Bu şart kamu kurumlarına ait ruhsatlar için uygulanmayacak.
________________________________________
🔹 8. Denetim ve Bilgi Verme Yükümlülüğü
• Denetimler artık en az iki kişilik heyet (maden + jeoloji mühendisi) tarafından yapılacak (m.74).
• Ruhsat sahibinin ticari defter, fatura, mizan vb. her türlü belgeyi ibraz etmesi zorunlu hale geldi.
________________________________________
🔹 9. Orman Alanları ve ÇED Süreci
• Orman izinleri ve ÇED süreçleri tamamen yeniden düzenlendi (m.114).
• Artık ruhsat düzenlenmeden önce Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan e-devlet üzerinden izin alınacak.
• Orman izni 3 ay içinde verilecek, 24 ay süreyle bedelsiz olacak; gerekirse +12 ay uzatılabilecek.
• Bu izin, ÇED açısından da “uygun görüş” sayılacak.
• Yeni madde 114/A ile orman izinlerinin devri ve bu izinlerin gerçek/tüzel kişilere aktarılma usulü getirildi.
________________________________________
🔹 10. Diğer Değişiklikler
• Rödövans: IV. Grup (c) hariç bir sahada birden fazla rödövans sözleşmesi yapılamaz (m.101).
• ISO 45001 İş Sağlığı ve Güvenliği Belgesi, işletme izninden sonra 6 ay içinde alınmak zorunda (m.111).
• Kültür varlığı tespiti hâlinde faaliyet durdurulacak, tazminat Kültür Bakanlığınca ödenecek (m.110/4).
• Geçici madde 12: Yeni izin ve teminat hükümleri 24.07.2025’ten önceki başvurulara uygulanmayacak.
________________________________________
🔹 11. Ekler
• Ek-6 (Taahhütname), Ek-10–11–12 (Asgari faaliyetler), Ek-13 ve Ek-16 (Rapor formları) tamamen yenilendi.

Ömer Günay
Avukat-Maden Mühendisi
ÖZET
Bu çalışma, Çin’in nadir toprak elementleri alanındaki tarihsel gelişimini ve 2021 yılında üç büyük devlet şirketinin birleşmesiyle kurulan China Rare Earth Group’un stratejik önemini incelemektedir. Çin, kaynak temelli kalkınma modelini yüksek teknolojili üretim ve Ar-Ge politikalarıyla destekleyerek küresel nadir toprak zincirinin merkezinde konumlanmıştır.
ANAHTAR KELİMELER
Nadir Toprak Elementleri – Çin – China Rare Earth Group – Ar-Ge – Stratejik Madenler – Sanayi Politikası – SASAC – Ganzhou
1. GİRİŞ
Nadir toprak elementleri (NTE), günümüz yüksek teknoloji ekonomilerinin vazgeçilmez girdilerindendir. Elektrikli araç motorlarından rüzgar türbinlerine, akıllı telefonlardan savunma sanayine kadar geniş bir alanda kullanılan bu elementler, stratejik madenler kategorisinde yer alır. Çin, 1980’lerden itibaren izlediği kaynak temelli sanayi politikasıyla dünya NTE pazarında mutlak lider konumuna yükselmiştir. Bu süreçte yalnızca hammadde üretimi değil, aynı zamanda işleme, ayrıştırma ve ileri malzeme teknolojileri alanlarında da güçlü bir Ar-Ge altyapısı kurulmuştur.
2. TARİHSEL ARKA PLAN: 1980’LERDEN 2000’LERE
1970’lerin sonlarında, Deng Xiaoping’in ekonomik reformlarıyla birlikte Çin’de kaynak tabanlı kalkınma modeli benimsenmiş, Baotou (İç Moğolistan) bölgesi merkezli olarak nadir toprak madenciliği hızla artmıştır. Deng Xiaoping’in 1992’deki ünlü sözü, bu stratejinin özünü yansıtır:
“Orta Doğu’da petrol neyse, Çin’de nadir toprak odur.”
1980–2000 arası dönemde devlet destekli madencilik şirketleri kurulmuş, özellikle Baotou Steel Rare Earth ve Ganzhou Rare Earth işletmeleri ülkenin üretim merkezleri haline gelmiştir. Ancak bu dönemde aşırı üretim, çevre kirliliği ve fiyat savaşları sektörde ciddi sorunlara yol açmıştır.
3. KONSOLİDASYON DÖNEMİ: 2010–2020
2000’lerin sonunda Çin hükümeti, NTE sektöründe dağınık üretim yapısının ekonomik ve çevresel sorunlar yarattığını tespit ederek yeni bir strateji benimsemiştir. Bu çerçevede:
– Üretim kotaları ve ihracat lisansları getirildi,
– Küçük ölçekli özel işletmeler kapatıldı,
– Ar-Ge merkezli büyük devlet işletmeleri desteklendi,
– “Green Mining” ve “Clean Separation” projeleri teşvik edildi.
Aynı dönemde nadir toprak elementlerinin stratejik rezervleri oluşturulmuş ve ulusal stok yönetimi sistemi kurulmuştur.
4. CHINA RARE EARTH GROUP’UN KURULUŞU (2021)
Çin’in nadir toprak stratejisindeki en büyük kurumsal dönüşüm, 23 Aralık 2021’de gerçekleşti. Devlet Konseyi’ne bağlı SASAC (State-owned Assets Supervision and Administration Commission) kararıyla, üç büyük devlet şirketinin nadir toprak faaliyetleri birleştirilerek China Rare Earth Group Co., Ltd. kuruldu.
Birleşen Şirketler:
– China Minmetals Corporation – Hafif nadir toprak üretimi ve işleme alanında faaliyet gösteriyordu.
– Aluminum Corporation of China (CHALCO) – Boksit madenciliği yanında nadir toprak elementlerinin ikincil üretiminde yer aldı.
– Ganzhou Rare Earth Group Co., Ltd. – Güney Çin’deki ağır nadir toprak elementlerinde uzmanlaşmıştı.
Bu birleşmeyle birlikte tek bir ulusal şampiyon şirket oluşturulmuş, Çin’in NTE sektöründeki dağınık yapı merkezileştirilmiştir.
5. AR-GE VE TEKNOLOJİ GELİŞİMİ
Yeni yapı, yalnızca üretim değil bilimsel araştırma ve yenilik boyutunda da yeniden yapılanmayı getirmiştir. China Rare Earth Group bünyesinde:
– Baotou Rare Earth Research Institute,
– Ganzhou Innovation Center,
– Ulusal Nadir Toprak Mühendisliği Teknoloji Araştırma Merkezi gibi birimler oluşturulmuştur.
Bu kurumlar; manyetik malzemeler, optoelektronik ve katalizör uygulamaları, geri dönüşüm teknolojileri ve çevre dostu ayrıştırma teknikleri üzerinde çalışmaktadır. 2023–2025 döneminde grubun yalnızca Ar-Ge harcamaları toplamının 3 milyar yuanı (yaklaşık 420 milyon USD) aştığı bildirilmektedir.
6. ÇİN’İN KÜRESEL LİDERLİĞİ
2024 yılı itibarıyla Çin, dünya nadir toprak üretiminin %70–80’ini, işleme kapasitesinin ise %90’ını kontrol etmektedir. Ayrıca ülke, NTE temelli ürünlerde (ör. NdFeB mıknatıslar) katma değeri yüksek ihracatçı konuma gelmiştir. Bu konum, yalnızca hammadde zenginliğine değil, devlet destekli Ar-Ge politikalarına ve sanayi planlamasına dayanmaktadır.
7. SONUÇ
Çin’in nadir toprak elementleri politikası, klasik bir hammadde stratejisinden çok bilim, teknoloji ve devlet koordinasyonu ekseninde şekillenmiştir. 1980’lerden 2020’lere uzanan bu süreçte Çin, yalnızca maden üreten değil, bilgi üreten ve teknolojiyi yöneten bir aktöre dönüşmüştür. China Rare Earth Group’un kuruluşu, bu dönüşümün kurumsal simgesidir: doğal kaynakların stratejik yönetimi ile bilimsel yeniliğin birleştiği bir “devlet-sanayi sentezi”dir.
MADENCİLİĞİN FELSEFİ TEMELLERİ: GÖBEKLİ TEPE’DEN BEYLİKOVA’YA
Ömer Günay
Avukat – Maden Mühendisi

ÖZET
Madenciliğin tarihsel serüveni, insanın doğayla kurduğu ilişkinin felsefi yansımasıdır. Göbekli Tepe’den Beylikova’ya uzanan bu süreç, insanın doğayı önce kutsal, sonra araçsal, en nihayetinde de etik bir özne olarak görme biçimlerinin evrimini ortaya koyar. Bu çalışma, madenciliği salt ekonomik veya teknik bir faaliyet olarak değil, insanın varoluşsal aynası ve doğa ile diyaloğunun kaydı olarak ele alır. Tarih boyunca doğayı anlamaktan onu yönetmeye ve nihayetinde ondan sorumlu olmaya evrilen bu ilişki, bugün “jeoetik” adı verilen yeni bir ahlaki bilinçle yeniden tanımlanmaktadır. Modern çağın görünmeyen madenciliği—lityum, neodyum, seryum gibi nadir toprak elementleri—aynı anda hem teknolojik kurtuluşun hem de ekolojik krizin simgesidir. Dolayısıyla madenciliğin geleceği, toprağı daha derin kazmaktan ziyade, insanın yeryüzüne karşı olan sorumluluğunu derinleştirmekten geçer.
Anahtar Kelimeler: Madencilik Felsefesi, Doğa Etiği, Jeoetik, Nadir Toprak Elementleri, Hans Jonas, Sorumluluk İlkesi.
ABSTRACT
The historical trajectory of mining is a philosophical reflection of humanity’s relationship with nature. From Göbekli Tepe to Beylikova, this journey reveals the transformation of nature from a sacred entity to an instrumental resource, and finally, to an ethical subject. This paper interprets mining not merely as an economic or technical practice, but as a mirror of human existence and a record of our dialogue with the Earth. This relationship, which has evolved from understanding nature to managing it, and ultimately to being responsible for it, is now being redefined by a new moral awareness known as geoethics. Modern “invisible mining”—of lithium, neodymium, cerium, and other rare earth elements—symbolizes both technological salvation and ecological crisis. Therefore, the future of mining lies not in digging deeper, but in deepening human responsibility towards the planet.
Keywords: Philosophy of Mining, Environmental Ethics, Geoethics, Rare Earth Elements, Hans Jonas, Principle of Responsibility.
1. GİRİŞ: TAŞIN FELSEFESİNE DOĞRU
İnsan, alet yapabilen bir varlık (homo faber) olmanın ötesinde, anlam arayan bir varlıktır (homo significans). Madencilik, bu iki niteliğin en kadim kesişim noktasıdır. Taşı yontmak, toprağı kazmak, salt fiziksel bir eylem değil; insanın doğa içindeki yerini aradığı, kendini tanımladığı ve nihayetinde kendi gücünün sınırlarıyla yüzleştiği varoluşsal bir pratiktir. Bu çalışma, Göbekli Tepe’nin ritüelistik kazısından, Beylikova’nın nadir toprak elementlerine uzanan süreci, bir teknoloji tarihi olmaktan ziyade, bir felsefe ve etik tarihi olarak okumayı önermektedir. Temel argümanımız, insanlığın madencilikle olan ilişkisinin, doğa algısındaki üç büyük paradigma kaymasını yansıttığıdır: Kutsal Doğa, Araçsal Doğa ve Etik Doğa.
2. GÖBEKLİ TEPE: ANLAMIN KAZISI
Göbekli Tepe, insanın doğayı dönüştürdüğü ilk anlardan biridir, ancak bu dönüşümün amacı bugünkünden kökten farklıdır. Burada taş, bir inşaat malzemesi olmanın ötesinde, bir arayüz, bir iletişim aracıydı. T-biçimli sütunlar, insanın doğaya sorduğu ilk metafizik soruların somutlaşmış halidir: “Ben kimim ve sen, ey taş, ne anlatıyorsun?” Henüz mülkiyet, kaynak ve kâr kavramları yoktu. Taş alınıp satılmazdı; çünkü taş, kutsal olanın ta kendisiydi. Bu dönemde madencilik bir üretim faaliyeti değil, bir ritüel, doğanın ruhuna dokunma çabasıydı. İnsan, doğayı kazarken aslında kendini kazıyordu. Bu masumiyet, insanın doğanın dilini çözdükçe, onu bir nesneye indirgemeyi öğrenmesiyle son bulacaktı.
3. ÇATALHÖYÜK: DOĞANIN METALAŞMA POTANSİYELİ
Çatalhöyük’te obsidyen, doğanın aynası oldu. Bu siyah, parlak cam, insanın kendi yansımasını doğada ilk kez bu denli net gördüğü andır. Obsidyen, güzellik, keskinlik ve gücün birleşimiydi. Marksist bir okumayla, bu dönem doğanın ilksel meta-laşma sürecinin başlangıcıdır. Obsidyen artık salt anlam için değil, kullanım değeri ve potansiyel değişim değeri için çıkarılırdı. Doğa, emek-değer ilişkileri ağına ilk adımını atıyordu. Taş, kutsal kimliğini korurken, aynı zamanda elle tutulur, değiştirilebilir bir “şey” haline gelmeye başladı.
4. HATTUŞA: MADENİN SİYASALLAŞMASI
Hattuşa’da maden, artık saf bir iktidar biçimiydi. Tunç Çağı, doğayı eritmenin, dönüştürmenin ve nihayetinde yönetmenin çağıdır. Toprağın altındaki cevher, devletin ve ordunun gücüne doğrudan tercüme edilirdi. Bu, insanın doğa üzerindeki tahakkümünün ilk politik zaferiydi. Maden, artık yalnızca bir alet değil, otoritenin temsilcisiydi. Madenin kontrolü, insanın insan üzerindeki kontrolünün bir aracına dönüştü. Böylece doğa, ilk kez siyasetin aktif bir nesnesi haline geldi.
5. ROMA: DOĞANIN HUKUKİ TANIMI
Roma İmparatorluğu ile birlikte doğa, mülkiyet rejiminin resmi bir parçası haline geldi.
“Cuius est solum, eius est usque ad coelum et ad inferos” (Kimin arazisi varsa, onundur gökyüzüne kadar ve yeraltına kadar)
ilkesi, doğayı hukuki olarak bölen bir paradigmaydı. Maden, çıkarılabilir, vergilendirilebilir, devredilebilir bir hukuki nesne (res) statüsü kazandı. Anadolu’daki Galatia ve Cappadocia eyaletlerindeki bakır ve demir işletmeleri, bu merkezi hukuk anlayışının taşradaki tezahürleriydi. Doğa, res publica (kamusal şey) ve res privata (özel şey) olarak ikiye ayrılmıştı. Seneca’nın “Altını topraktan çıkaran insan, zenginliğini değil, ahlakını kaybeder” uyarısı, Roma’nın hukukla çerçevelenmiş araçsalcı aklı karşısında güçsüz kaldı. Artık doğanın yasası, ahlak değil, hukuk kurallarıydı.
6. ORTA ÇAĞ: BİLİNÇ ÇATIŞMASININ SİMYASI
Orta Çağ’da Roma’nın rasyonalitesi, yerini Tanrı’nın iradesine bırakınca, doğa yeniden kutsal bir mülk olarak görüldü; ancak bu kez insanın değil, Tanrı’nın mülküydü. Madencilik, derin bir çelişkiyi barındırıyordu: hem bir bilgi arayışı hem de potansiyel bir günah. Toprağın derinliklerine inmek, Tanrı’nın yarattığı dünyanın sırlarına vakıf olmaktı; aynı zamanda Şeytan’ın karanlık diyarına bir davetti. Simyacılar, bu çelişkinin çocuklarıydı. Kurşunu altına çevirmeye çalışırken, aslında maddenin ruhunu arıyor ve kendi içlerinde bir dönüşüm yaşıyorlardı. Simya, madenciliğin metafizik yüzü, onun ruhsal arka planıydı.
7. RÖNESANS: BİLGİ GÜÇTÜR, GÜÇ KAZIDIR
Rönesans, insanın doğaya yeniden, bu sefer kutsallıktan arınmış bir akılla baktığı çağdır. Georgius Agricola’nın De Re Metallica‘sı (1556), sadece bir madencilik kitabı değil, ampirizmin ve modern bilimsel yöntemin bir manifestosuydu. Artık maden, Tanrı’nın bir sırrı değil, doğanın okunabilir yasalarının bir parçasıydı. Ancak Francis Bacon’ın “Bilgi Güçtür” (Scientia Potentia Est) önermesi ve Descartes’ın doğayı “yönetmek ve sahip olmak” için anlama çağrısı, bu bilimsel merakı, fethin bir aracına dönüştürdü. Doğa, artık anlaşılması gereken bir kitap değil, ele geçirilmesi gereken bir kaynaktı.
8. SANAYİ DEVRİMİ: YAKILAN DOĞA
Aydınlanma’nın rasyonalitesi, Sanayi Devrimi’nde somut bir güce dönüştü. Maden, artık sadece katı bir nesne değil, enerjiye dönüşen bir yakıttı. Kömür, demir ve buhar üçlüsü, insanın üretim gücünün ve doğa üzerindeki tahakkümünün simgesi oldu. Burada doğa, yalnızca kazılan değil, aynı zamanda yakılan bir varlıktı. Her üretim artışı, doğanın sessizce tükenişini hızlandırdı. İlerleme miti, ekolojik maliyeti görünmez kıldı.
9. MODERN ÇAĞ: KRİZ VE SORUMLULUK ETİĞİ
20. yüzyıl, insan eliyle yaratılan ekolojik krizin ve teknolojik tehlikelerin çağı oldu. Hans Jonas’ın Sorumluluk İlkesi (1979), bu yeni duruma bir yanıttı. Jonas’a göre, insanın teknolojik gücü o kadar büyümüştür ki, gezegenin ve gelecek nesillerin varlığını tehdit eder hale gelmiştir. Bu nedenle, geleneksel etiklerin aksine, yeni bir etik anlayışa ihtiyaç vardır: “Korkunun heuristik bir işlevi olmalıdır.” Madencilik artık sıradan bir ekonomik faaliyet olmaktan çıkmış, insanlığın geleceğine dair ahlaki bir sorumluluk alanına dönüşmüştür. Doğa, artık yalnızca üretimin değil, özen gösterilmesi gereken bir “Öteki”dir.
10. NADİR TOPRAK ELEMENTLERİ: GÖRÜNMEZ MADENCİLİĞİN PARADOKSU
21. yüzyılın madenleri gözle görülmez; cep telefonlarımızda, rüzgâr türbinlerinde, elektrikli araçlarımızda saklıdır. Lityum, kobalt, neodymium, seryum… Bu elementler, “yeşil dönüşümün” ve dijital çağın temel taşlarıdır. Ancak bu, büyük bir paradoksu beraberinde getirir: “Temiz” bir gelecek yaratma çabası, genellikle kirli ve yıkıcı bir madencilik sürecini gerektirir. Bir ton nadir toprak elementi için binlerce ton radyoaktif atık su; bir lityum batarya için kuruyan bir tuz gölü. Modern insan, teknolojik kurtuluş uğruna, yeryüzüne yeni ve daha karmaşık bir bedel ödetmektedir. Bu, “görünmeyen madencilik” çağıdır ve tüketim toplumunun bu madenlerin kaynağından ve çıkarılma maliyetinden sistematik olarak kopuk olması, ahlaki sorumluluğu daha da zorlaştırmaktadır.
11. JEOETİK: YENİ BİR TOPRAK AHLAKI
İşte tam bu noktada jeoetik devreye girer. Jeoetik, Yeryüzü ile ilişkilerimizde doğru ve yanlışı tanımlayan disiplinler arası bir etik alanıdır. Madenciliğe, doğayı sınırsız bir kaynak olarak gören antroposentrik bakışın yerine, onu sınırları olan, kırılgan bir sistem olarak gören ekosentrik bir perspektiften bakar. Jeoetik, “Ne kadar çıkarabiliriz?” sorusundan, “Burada ve nasıl çıkarmalıyız?” ve “Geri ne bırakıyoruz?” sorularına kaymamız gerektiğini söyler. Madencilik artık tonajla değil, saygı ve özen ilkeleriyle yönetilmelidir.
12. BEYLİKOVA: TÜRKİYE’NİN JEOETİK EŞİĞİ
Türkiye, Eskişehir Beylikova’daki dünyanın ikinci büyük nadir toprak elementi rezervi ile jeopolitik ve etik anlamda kritik bir eşikte durmaktadır. Bu kez mesele, sadece çıkarılacak madenin ekonomik değeri değil, onun nasıl çıkarılacağıdır. Bu topraklar, Göbekli Tepe’de taşa anlam, Hattuşa’da madene güç, Roma’da hukuk kazandırmıştır. Şimdi Beylikova, Türkiye’ye ve dünyaya, bu kadim mirası sorumluluk ile taçlandırma fırsatı sunmaktadır. Buradaki sınav, teknolojik bir sınav değil, ahlaki bir sınavdır.
13. SONUÇ: KAPİTALİZMİN YERALTI HEZEYANI
Taşla başladık, parayla bitiriyoruz. Göbekli Tepe’deki ilk kazı anlam içindi, Beylikova’daki son kazı ise sermaye için. İnsanın aradığı şey hep aynı kaldı: Kendisi. Ancak bu arayış, kapitalizmin metalaştırıcı aklı tarafından rehin alındı.
Doğa, artık kutsal bir metin değil, finansal bir araçdır. Madenlerimiz, borsa grafiklerine sıkıştırılmış rakamlara dönüştü. Toprağın derinliklerindeki her element, hisse senedi piyasasında alınıp satılan bir varlık haline geldi. Bu, insanın doğayla kurduğu ilişkideki en büyük yabancılaşmadır: Taşın ruhunu, fiyat etiketine indirgemek.
Para hırsı, jeoetiği gölgede bıraktı. Nadir toprak elementleri, “yeşil dönüşüm” maskesi altında, yeni bir birikim rejiminin piyonları oldu. Bir yanda “sürdürülebilirlik” nutukları atılırken, diğer yanda maden şirketlerinin hisseleri katlanıyor. Bu ikiyüzlülük, kapitalizmin doğayı kurtarırken bile onu metalaştırmaktan vazgeçmediğinin kanıtıdır.
Hans Jonas’ın sorumluluk ilkesi, bu sistem karşısında aciz kalmaktadır. Çünkü kapitalizm, “sonsuz büyüme” mitiyle gelecek nesillerin varlığını tehdit eden her türlü riski meşrulaştırır. Madencilik artık teknik veya etik bir mesele değil, siyasi-ekonomik bir mücadeledir.
Peki ya çözüm? Belki de aradığımız cevap, daha derin kazılarda değil, daha derin sorgulamalardadır:
- Büyüme fetişizmini terk etmek
- Doğayı meta değil, ortak varlık olarak görmek
- Üretim ilişkilerini demokratikleştirmek
- Yerel halkların söz hakkını merkeze almak
Asıl maden, insanın açgözlülüğünün altında gömülü kalan vicdanıdır. Ve bu vicdanı kazmak, en zorlu madencilik operasyonudur. Çünkü kapitalizm, sadece toprağın değil, insanlığın ruhunu da kazmaktadır.
Belki de gerçek soru şudur: “Daha fazla kazmak mı, yoksa daha farklı yaşamak mı?” Cevabımız, sadece madenciliğin değil, insanlığın da geleceğini belirleyecektir.
KAYNAKÇA / REFERENCES
- Bacon, F. (1620). Novum Organum. London.
- Carson, R. (1962). Silent Spring. Boston: Houghton Mifflin.
- Descartes, R. (1637). Discours de la méthode. Leiden.
- Günay, Ö. (2025). Maden Hukuku (3. Baskı). Ankara: Seçkin Yayıncılık.
- Heidegger, M. (1954). Die Frage nach der Technik. Vorträge und Aufsätze. Pfullingen: Neske.
- Jonas, H. (1979). Das Prinzip Verantwortung. Frankfurt am Main: Suhrkamp.
- Jonas, H. (1984). The Imperative of Responsibility: In Search of an Ethics for the Technological Age. University of Chicago Press.
- Latour, B. (2017). Facing Gaia: Eight Lectures on the New Climatic Regime. Cambridge: Polity Press.
- Leopold, A. (1949). A Sand County Almanac and Sketches Here and There. New York: Oxford University Press.
- Lovelock, J. (1979). Gaia: A New Look at Life on Earth. Oxford: Oxford University Press.
- Morton, T. (2013). Hyperobjects: Philosophy and Ecology after the End of the World. Minneapolis: University of Minnesota Press.
- MTA Genel Müdürlüğü. (2023). Türkiye Nadir Toprak Elementleri Raporu: Beylikova Projesi. Ankara.
- Naess, A. (1973). The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movements. Inquiry, 16(1–4), 95–100.
- Schmidt, K. (2006). Sie bauten die ersten Tempel. Das rätselhafte Heiligtum der Steinzeitjäger. München: C.H. Beck.

Giriş
Maden işletmeleri için ruhsat, faaliyetlerin temelini oluşturan en önemli belgedir. Ancak bazı durumlarda MAPEG (Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) tarafından ruhsatın iptaline karar verilebilir. Bu durum, işletmenin tüm faaliyetlerinin durmasına ve ciddi mali kayıplara yol açar. Peki, maden ruhsatı iptal edilirse hangi hukuki yollar izlenebilir?
1. Maden Ruhsatının İptal Nedenleri
MAPEG tarafından verilen iptal kararları genellikle şu sebeplere dayanır:
Yasal yükümlülüklerin yerine getirilmemesi (harç, teminat, faaliyet raporu)
Çevre ve orman izinlerinin alınmaması
İşletme faaliyetlerinin belirtilen sürelerde yapılmaması
Kanuna aykırı faaliyette bulunulması
2. İtiraz ve Dava Yolu (H2)
Maden ruhsatı iptaline karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.
İdare Mahkemesi’nde iptal davası açılır.
Davada yürütmenin durdurulması talep edilerek, iptal kararının uygulanmasının geçici olarak engellenmesi istenir.
Dava süresinde; ruhsat sahibinin mali, teknik ve hukuki yükümlülüklerini yerine getirdiğini gösteren belgeler büyük önem taşır.
3. Süreler Neden Önemlidir?
İdari davalarda süreler çok kısadır:
Tebliğ tarihinden itibaren 60 gün içinde dava açılması gerekir.
Bu süre geçerse dava hakkı kaybolur.
4. Hukuki Danışmanlığın Önemi
Maden ruhsatı iptali, yalnızca idare hukuku değil, aynı zamanda maden mühendisliği bilgisi gerektiren teknik bir süreçtir. Yanlış veya eksik hazırlanmış bir dava dilekçesi, ruhsatın tamamen kaybedilmesine neden olabilir. Bu nedenle, hem hukuki hem de teknik bilgiyi bir arada sunabilen bir maden hukuku avukatı ile çalışmak kritik önem taşır.
Sonuç ve Değerlendirme
Maden ruhsatı iptali, işletmenin geleceğini doğrudan etkileyen hayati bir karardır. Bu nedenle, sürecin doğru yönetilmesi, sürelerin kaçırılmaması ve hukuki itirazların güçlü delillerle yapılması gerekir.
👉 Eğer siz de ruhsat iptali ile karşı karşıyaysanız, MAPEG kararlarına itiraz konusunda profesyonel destek almak için bizimle iletişime geçebilirsiniz

MADEN HUKUKUNUN İLKELERİ
Maden hukukunun, madencilik faaliyetlerinin içerdiği özellikler nedeni ile diğer hukuk düzenlemelerinden farklı özellikler içermektedir.
Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:
1-Madenler bulundukları yerde üretilirler:
Diğer sanayi ve ekonomik faaliyetlerde, faaliyetin icra edileceği yer konusunda farklı alternatifler rahatça bulunabildiği halde, madencilik madene bağlıdır, doğal kaynağın bulunduğu yerde yapılma mecburiyeti vardır. Bu özelliğin açıklanması konusunda Prof. Dr. Aydın Gülan ise “Maden tanımı ve niteliği gereği ender (sınırlı), gerekli bir maddedir ve ancak bulunduğu yerden çıkarılması mümkündür. Bu çıkarma galeri açmak veya üzerinden toprağı almak sureti ile olsun, sonuçta mutlaka madenin bulunduğu yerden toprak üzerine çıkarılması bir vakıadır. Belirtmek gerekir ki, aynı cins madende olsa başka bir yerde bulunan maden artık “farklı” bir kaynaktır. Dolayısıyla bulunmuş olan bir madenin ona duyulan ihtiyaca göre, değerlendirme mümkün olsa bile üretilecekse ancak bulunduğu yerde üretimi mümkündür.
Bu durumun birçok çatışma oluşturması mümkündür. Madenin bulunduğu yer, her zaman maden çıkarmaya “hazır halde” bulunmaz. Üzerinde başka faaliyetler yapılmakta olabileceği gibi, orman, turizm gibi çeşitli kamu yararı görülen çeşitli faaliyetler için kullanılıyor da olabilir. Esas bu özelliği dolayısıyla çatışmayı kaçınılmaz kılan durum, çoğu zaman madenin çıkarılması ile madenin bulunduğu yerde yapılmakta olan faaliyetin bağdaşmaz, bir arada olmaz nitelikte bulunmasıdır. Bu durumda madeni çıkarmak ile diğer faaliyeti devam ettirmek arasında bir tercih zorunluluğu ortaya çıkarmaktadır.”
Madenler arasında da bulunduğu yerde çıkarılması özelliği açısından farklı nitelikleri olan madenlerin olması da kaçınılmazdır. Örneğin bir taş ocağının veya kum, çakıl işletmesinin bulunduğu yerde çıkarılması özelliği, kurşun-çinko madenin bulunduğu yerde çıkarılması özelliği bakımından aynı hassasiyette olamaz. Bu nedenle üstün kamu yararı açısından değerlendirmede veya mülkiyetle çatışma halinde bulunduğu yerde çıkarılması özelliği her madende eşit şekilde etki doğurmayabilir.
Bu nedenlerle maden yatakları taşınamadığı için bulundukları yerde üretilmek zorundadır.
Madenler yenilenemeyen kaynaklardır.
2-Madenler tükenen doğal kaynaktır.
Üretilen madenin aynı hacminde aynı madenin tekrar bulunma ihtimali yoktur. Tüketildiğinde sonlanırlar. Yenilenme ihtimalleri yoktur. Doğal kaynaklar yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynak olarak da sınıflandırılmaktadır. Rüzgâr, Jeotermal kaynaklar yenilenebilir kaynak iken, petrol ve maden yenilenemeyen kaynaklardır. Nitekim 5346 sayılı kanun yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’un 3 maddesinin 8 fıkrasında “Yenilenebilir enerji kaynakları (YEK): Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biokütle, biokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynaklarını, … İfade eder.” Şeklindeki düzenleme ile madenleri tanım dışında bırakmıştır. Bu nedenle de hukuken de madenlerin yenilenemeyen kaynak olduğu sonucuna varmak mümkündür. Nitekim doktrinde de aksi görüşte olana tesadüf edilmemektedir. “Madenler, diğer tabii servet ve kaynakların birçoklarından farklı olarak, yararlanılmakla tükenir niteliktedir” Ayrıca Anayasa Mahkemesinin kararında “Madencilik sektörünü diğer sektörlerden ayıran bazı önemli özellikler vardır. Bu özelliklerin başında madenlerin tabiatta bulunan miktarlarının belli olması ve tükendikten sonra insan eliyle yeniden üretilememesi gelir.” Saptaması ile aynı görüş tekrarlanmaktadır.
Bu sonuç, kamu mallarından yararlanma usulleri konusundaki, kamu mallarından yararlanırken onun aynına zarar vermeme, onu tüketmeme ilkesi ile çatışır. Madeni üretmek zorunluluğumuz nedeni ile yenilenebilir kaynaklardan daha özenli, daha dikkatli ve madenin kaybına neden olmayacak şekilde üretilmesi ilke edinilebilir. Bunun sonuçları açısından incelediğimizde ise, madenin bizden sonraki nesillerinde kullanımına bırakmak gerekir. Sürdürülebilir kalkınma ya da madencilik özelinde sürdürülebilir madencilik açısından kaynağın kaybına neden olmayacak tedbirleri almak ve maden hukukunda bunu da sağlamak gerekecektir.
Konu ile ilgili bir diğer tartışılması gereken konu, maden üretimi bu nedenle sınırlandırılmalıdır. Madenlerin ekonominin hammadde ihtiyacını gidermek için üretildiği ifade edilmektedir. Ancak ihtiyaç kavramının ne olup olmadığı, başka değişle hangi temel gereksinimle mecbur olduğumuz görecelidir. Patates jipsinin ambalajı için kullandığımız ambalajlar, fındık kadar ürüne yapılan dev gibi ambalajlar, ultra lüx yatlar, uçaklar, kutlamalarda kullanılan sonu gelmeyecek sandığımız havai fişekler olmadan da yaşayabiliriz. Bunları üretmek için sonlu, tükenebilir, yerine konamayacak doğal kaynaklarımızı kullanmak ve üretmek zorunda olmamamız gerekir.
Anayasa Mahkemesi’nin “”…Devletin arama ve işletmeyi süresinde gerçekleştirememesi sonucu özel teşebbüs de devreye girmektedir. Amaç, millî servetin işletilmesini ve millî gelirin artırılmasını bir an önce sağlamaktadır.”
6309 sayılı Maden Yasası’nı yürürlükten kaldıran 3213 sayılı Maden Yasası’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan genel gerekçe bölümünde de Anayasa’nın 168. maddesinin gerekçesine koşut olarak daha somut biçimdeki şu açıklamalara yer verilmiştir: “Madencilik, sürat ve ileri teknoloji isteyen, dış rekabet sistemine bağlı olarak çalışması gereken, yüksek sermaye ve kredi ihtiyacı ile geniş çevresi olan bir sektördür. Mevcut Kanunla Türkiye’nin maden potansiyeli âtıl kalma durumuna kadar gerilemiştir. Arama ve işletme safhasında potansiyeli bilinen 40-50 bin maden sahasından bugün için yaklaşık 5000 adedi faal durumdadır. Bu sebeplerle Kanunun uygulanmasında karşılaşılan güçlükler de dikkate alınarak, madencilik faaliyetlerine hız, yön ve verimlilik getirmek amaçlanmıştır.”
İki gerekçede de belirginleşen temel amaç, kamusal ya da özel girişim ayırımı yapmaksızın, doğal servetlerin ve kaynakların, bu arada madenlerin, ekonomik kurallara dayalı “hız”, “yön” ve “verimlilik” koşullarıyla, yararlanılabilir değerlere dönüştürülmesi ve ulusal gelire yeterince katkılarının sağlanmasıdır.” Şeklindeki (Esas Sayısı: 1993/8, Karar Sayısı: 1993/31) katılmak mümkün değildir.
Yukarda açıklandığı üzere bu görüşlere katılmak mümkün değildir. Madenler tükenebilir varlıklardır. Hız, yön ve verimlilik yerine; özenli, dikkatli ve sosyal onayı alınan projeler hayata geçirilmelidir.
3-Madencilik faaliyetinden doğan haklar bölünemez
Hakların bölünmezliği, Roma hukukundan itibaren hukuka girmiş bir kavramdır. Güncel hukukumuzda “Bir şey, niteliğine ve kıymetine noksanlık gelmeksizin parçalara ayrılamıyorsa, bölünemeyen edim söz konusudur” diye de tanımlanmaktadır. “Sosyo-ekonomik işlevi değişmeden ve ekonomik değerinde önemli bir azalma olmadan, eş nitelikte birden çok parçaya ayrılabilen mallar, bölünebilen mallardır. Diğerleri ise bölünemez mallardır. Burada söz konusu olan, malın sadece fiziksel bakımdan bölünebilirliği değildir. Çünkü fiziksel olarak her malın bölünmesi düşünebilir. Önemli olan sosyo-ekonomik işlevin değişmesi ve ekonomik bakımdan değer kaybıdır. Örneğin at canlı olarak bölünemez bir maldır. Gerçi atın fizik olarak bölünebilmesi düşünülebilir. Ancak bölünme, atın değerini düşürmediği nadir durumlarda bile, sosyo-ekonomik işlevini değiştirir. Bu anlamda bir tablo tepsi, bardak, ev, vb. bölünemez mallardır… Roma’da yazılı olarak saptanabilen en eski zamanlardan başlayarak, toprağın yataylamasına bölünebileceği, dikeylemesine bölünemeyeceği kural olarak kabul edilmekteydi. Çağımızda da hukuk öğretisinde bu kural genel olarak kabul edilmekle birlikte sosyo-ekonomik gereksinmeler sonucu birtakım istisnaların ortaya çıktığı görülmektedir. …Malların bölünebilir olup olmaması, eşya hukukunda ortak mülkiyetin ortadan kaldırılmasında önem taşımaktadır.
Teknik anlamda bölünmezlik ilkesi ile ilgili açıklamalarımız şu şekildedir: Bilindiği üzere madencilik insanlık tarihi kadar eskidir. Günümüzde en ileri teknoloji ve bilim madencilikte kullanılmaktadır. Madencilik bilimsel bir faaliyettir. Bu nedenle bilimin ışığında yapılır. Madencilikteki bilimsel belge, işletme projeleridir. Kanunda işletme projeleri “Maden işletme projesi: Rezervi üç boyutlu olarak belirlenen bir maden yatağındaki madeni, bir termin planı dahilinde, teknolojik ve ekonomik olarak işletilmesi ile çevresel önlemleri alarak madenin kapanma sonrası rehabilitasyon planlamasını içeren Ek-13’te yer alan temel ve detay mühendislik projesi olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla işletme projeleri bilimsel bilgi içeren uzman raporu niteliğinde projeleridir. Aksi iddia edilene kadarda doğru Kabul edilir. Diğer yandan Maden Kanunu incelendiğinde işletme projesi olmadan, maden ruhsatının da alınamayacağı aşikardır. Bu nedenle işletme projeleri, maden ruhsatının ayrılmaz parçalarıdır. Ruhsatın verdiği yetki ve sorumluluğun sınırları işletme projelerinde somutlaşır. Bir başka değişle, ruhsat işletme projelerinde hayat bulur.
Maden hakları bölünemez ilkesi ise, bilimsel bilgi içeren uzmanlar tarafından hazırlanan işletme projelerinin bölünemeyeceği değiştirilemeyeceği anlamını taşır.
İşletme projelerinde en önemli özellik projenin tümünün ekonomik bütünlük içermesidir. Projeler, ya da maden hakları bölündüğünde projenin ekonomik olmayacağı söylenebilir. Bu nedenle işletme projeleri ve dolayısıyla maden hakları bölünemez.
Diğer bir gerekçemiz ise, yetkinin bölünememesini içerir. Maden ruhsatları devletin adına yetkilendirme ile yapıldığı açıktır. Maden ruhsatları bir nevi yetki belgeleridir. Dolayısıyla yetki belgesi düzenlendikten sonra, yetkinin bölünmesi veriliş amacına aykırıdır. Avukat ruhsatını aldıktan sonra, bazı şehirlerde avukatlık yapamayacağınıza veya belli konular dışında avukatlık yapamayacağınıza karar verilmesine benzer. Silah ruhsatınız var ancak, günün belli saatlerinde kullanabilirsiniz, ya da belli şehirlerde kullanmanız şeklinde kısıtlama getirilemez. Bu nedenle de maden hakları bölünemez.
Doğal kaynaklar ve madenler doğal oluşumlardır. İnşaat sektöründe veya imalat sektöründe ürettiğiniz ürünün enini, boyunu, yüksekliğini en hassas bir şekilde denetleyebildiğiniz halde, ya da inşaat yeri veya fabrika yeri seçiminde elinizde birçok alternatif olduğu halde, madenler kendine özgü yayılım gösterirler, koordinat sistemlerini var sayıp, bu koordinat sistemlerine göre yataklanmazlar. Bu nedenle de maden hakları ve ruhsat bölünemez.
Bu ilkeye uyulmamasının sonuçları neler olabilir? En önemlisi maden varlığı ekonomik bir varlık ekonomik olmaktan çıkar, iki mirasçı arasında otomobili paylaştırmak için, ortadan ikiye ayırmaya benzer. Hiç kimseye faydası olmaz.
İkinci sakınca, yerine konamayan doğal kaynaklar hızla çıkarılsın ve ekonomiye kazandırılsın amacı ile bölünüyorsa, bu amaç yerine gelmez. İki ayrı yatırım iki ayrı işletme masrafı, iki farklı yönetim, iki farklı çevreye zarar, mevcut projeyi ekonomik olmaktan çıkarır.
Kaynağın bütünlüğü kaybolur, iş güvenliği ciddi risk altına girer.
Bu konudaki en yakın örnek Konya-Ermenek’teki kazadır. Aynı maden yatağında çalışan iki firmanın bilgileri paylaşılmamış, önceki işletmede biriken sular, üretim nedeniyle açılan galeriden, çalışma yapılan galeriye girerek faciaya neden olmuştur. Burada eğer maden yatağı tek firma tarafından işletilse idi., bu kazanın olma ihtimalinin çok düşük olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hukuken de maden haklarının bölünmesi sonucunda, madenden beklenen fayda sağlanamayacağı düşüncesi ile, kanun koyucu tercihini bu yönde kullanmıştır. Bunun sonucu olarak da maden kaynağının ruhsat alanları ile bölünmesi, bölünmezlik ilkesine aykırılık teşkil ettiğini düşünebiliriz. Maden bulunduğunda veya görünür rezerv haline getirildiğinde maden ruhsat alanlarının bu kaynağı tam karşılayamaması veya maden kaynağının kapsadığı alanla, ruhsat alanlarının tam örtüşmediği durumlarda hakkın bölünmesi söz konusu olmaktadır. Maden yatağı veya cevherleşme doğal bir olaydır. Bu nedenle de koordinat sistemine göre belirlenmiş ruhsat alanları her zaman doğal olan, maden yatağını temsil etmeyebilir.
Doğal olana uymak, kanunun uygulanmasını kolaylaştırır. Bu nedenle bölünmezlik ilkesi, maden kaynağının ruhsat alanın tümü ile uyuşması ve bölünmemesi gerektiği sonucunu doğurur. Bu nedenle bölünmezlik ilkesi, her maden kaynağının tek bir ruhsata bağlanması sonucunu doğurmalıdır. Madenin oluşması maden kaynağı varlığına bağlı ise, bölünmemesi gereken varlık maden kaynağıdır. Bir koyundan bir post çıkar. Özellikle işletme döneminde, bir kaynağı farklı ruhsatlara bölüp ihaleye çıkmak, madencilik açısından değil ancak ticari kaygıların sonucudur.
Maden haklarını (yetkilendirme açısından) arama, işletme ve buluculuk hakkı olarak tanımlamıştık. Sayılan bu haklar bölünemez, hisselere ayrılamaz. Başka bir ifade ile bir arama hakkı iki kişiye ½ ve ½ şeklinde hisselere bölünemez veya iki tüzel kişiliğe hisse şeklinde paylaştırılamaz. Ancak elde edilen gelirin paylaştırılması, riskin bölüşülmesini içeren özel hukuka tabi sözleşmeler yapılabilir. Pratik karşılığı ise maden ruhsatları bir tek gerçek veya tüzel kişinin üzerine olabilir. Somut olarak bir ruhsatın üzerinde iki kişinin ismi yazılamaz.
Bu ilkenin doğurduğu sonuçlardan biri de madencilik faaliyetlerinde rödovans sözleşmeleri konusunda açıklayıcı olacaktır. Bu konu ayrıca işleneceği için burada, sadece, maden haklarının bölünememesi ilkesinin, rödovans sözleşmelerine imkân tanımayacağı şeklinde yorumlanması sonucu doğuracaktır.
Sonuç olarak, maden ruhsatlarının alanlarla sınırlanması yerine, maden kaynağını içine alan bir hakkı savunmamız gerekir. Aynı kaynağın birden çok ruhsatla farklı kişilere hak tanınması, hakların bölünmezliği ilkesine aykırıdır. Maden kanunun da yer alan koordinatlarla belirlenmiş ve sübjektif değerlendirmelerle tespit edilen alanlar yerine, her bir kaynağın tek başına değerlendirilmesi şeklinde düzenlenmesi ticari kaygılardan uzak, daha bilimsel ve doğal yapıya en uygun bir sistem olabilir. Sonuç olarak, her maden kaynağı bir ruhsata; her ruhsat bir kaynağa karşılık gelmelidir.
4-Maden Hakları Tekel Niteliğindedir
Bu konuda, devletin hüküm ve tasarrufu nedeniyle, maden haklarını düzenleme yetkisi devlette olduğundan, insan hakları dışında, her hak da olduğu gibi düzenleme yetkisi devletin tekelinde olduğu anlaşılmalıdır.
İkinci özellik ise, maden ruhsatı ile yetkilendirilen kişiye, aynı maden için başka bir kişiye hak tanınmamasıdır. Ruhsat verilen alanda, ruhsatın sahip olduğu grup maden hakkı, başka bir kişi tarafından aynı maden ve için kullanılmaz. Ruhsat sahibi o alanla ilgi tek hak sahibidir. Maden haklarının kazandırdığı arama, işletme, buluculuk hakkı, teşvik, irtifak, intifa tesisi, kamulaştırma ve haczedilemezlik haklarını da yalnızca ruhsat sahibi kullanabilir. Ruhsat sahibi, ruhsat süresince, ruhsatla kazandığı hak ile ilgili alanda tekelci hakka sahiptir. İkinci bir kişiye hak tanınamaz. Maden kanunundaki karşılığı olarak “Aynı grup ruhsatlar birbiri üzerine verilemez.” şeklindedir.
Doktrinde de “… belirli bir safhada “tekel” i de kapsayan yani o evrede yalnız bir gerçek veya tüzelkişi arama yapabilecek ve bu arama sonucunda bir takım hukuki hükümler de doğacaktır” ifadesi ile de tekel hakkının varlığı ifade edilmiştir.
5-Maden Hukukunda İstisnalar Temel Özelliktir.
Doktrinde konu ile ilgili ilke arayışı ile ilgili çalışma Doç. Dr. Aydın Gülan’a aittir. Bu konudaki görüşü ise: Maden hukuku mevzuatının istisnalarla dolu olması bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir. Bu istisnalarda kasıt, genel, bütün maden türleri için geçerli düzenlemelerin isabetli olmayacağı gerçeğinden hareketle, özelliğinin gerektirdiği şekilde her bir maden türü için farklı düzenlemenin öngörülmesinin mümkün ve hatta gerekli bulunmasıdır.
Maden farklılıkları, onlara duyulan ihtiyaç ve niteliklerinin doğurduğu gereklilikler, genel hukuki statüler belirlendikten sonra, en azından istisnalara müsait bir yapı ile, ikinci denilen düzenlemelerde istisnalara yer vermeye müsait esnek bir yapı kurulmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde birbiri ile kıymet, nadirlik, yatırım maliyeti ve hammadde özelliği farklı olan madenler için aynı hukuki alt yapının oluşturulmasının doğuracağı isabetsizlik ve tartımsalar gündemi kaplayacaktır. Her maden, her zaman aynı önemi ve önceliği gerektirmez. Özellikle kamu yararı çatışmalarından maden kavramının soyutluğu içinde yer alan her türlü madenin üstün kamu yararı sayabilmek bakımından aynı hukuki statüden yararlanması isabetli olmayacaktır.” Şeklindedir.
Tamamen katıldığımız bu görüşü desteklemek amacı ile güncel mevzuatta maden sınıflaması 5 Ana grupta yapıldıktan başka, 9 da alt grupta sınıflandırılmak istenmişse de bu bile yeterli gelmemiş, Bor ve Uranyumla ilgili farklı düzenlemeler yapılmıştır. Ayrıca Ereğli Kömür havzası ile ilgili farklı düzenlemelerin yanında Kaynak Tuzları ile ilgili istisna hükümleri yer almaktadır. Bu nedenlerle maden hukukunda içeren düzenlemeler temel olarak istisna hükümlerini de içerir ve bu durum maden hukukunun diğer bir ilkesi olmalıdır.
