SONDAJ VE ÇEVRE

DRILLING AND ENVIRONMENT

Ö.Günay
Maden Müh Avukat


ÖZ

Sondaj operasyonu sırasında, çevredeki canlıların sağlığı, doğal değerler ve ekolojik dengenin korunması için olumsuz etkilerin önlenmesi önem arzetmektedir. Bu tür  sondaj faaliyetlerin çevresel kirliliğe yol açmaması son derece kritiktir. Aksi takdirde, hem bu faaliyetlerin sürdürülebilirliği hem de doğanın korunması açısından ciddî sorunlar ortaya çıkabilir. Bu makale sondaj hakkı ile çevre hakkının nasıl dengelenebileceği konusundaki tartışmalara yer vermektedir.


ABSTRACT

During drilling processes, negative effects must be prevented to protect the health of living beings in the environment, natural values, and ecological balance. Therefore, it is extremely critical that such activities do not cause environmental pollution. Otherwise, serious problems may arise in terms of the sustainability of these activities but also the protection of nature. This article discusses how the right to drill and the right to the environment can be balanced.


GİRİŞ

Sondaj faaliyeti, çevre ile doğrudan ilişkili bir eylemdir. 2872 sayılı Çevre Kanununda, çevre: “canlıların yaşamları boyunca etkileşimde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortam” olarak tanımlanmaktadır.

Çevre, genel olarak, doğal ve insan yapımı çevre adı altında iki gruba ayrılabilir.

Doğal Çevre

Doğal çevre, yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkları içerir. Bu unsurlar arasında şunlar bulunur:

  • Hava: Atmosferdeki gaz karışımı ve hava olayları.
  • Su: Okyanuslar, denizler, göller, nehirler ve yeraltı su kaynakları.
  • Toprak: Bitkilerin büyümesi ve ekosistemlerin varlığı için temel olan yer kabuğu.
  • Canlılar: Bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar ve diğer canlı varlıklar.
  • Ekosistemler: Ormanlar, çayırlar, çöller, tundralar ve diğer biyomlar.

İnsan Yapımı Çevre

İnsan yapımı çevre, insanların oluşturduğu ve etkilediği unsurları kapsar. Bu unsurlar arasında şunlar bulunur:

  • Binalar ve Altyapı: Evler, okullar, hastaneler, yollar, köprüler, enerji santralleri.
  • Sanayi ve Tarım: Fabrikalar, tarlalar, hayvancılık tesisleri.
  • Kültürel ve Sosyal Yapılar: Şehirler, kasabalar, kültürel ve sosyal kurumlar.

Çevresel Etkiler

Çevre, insan faaliyetlerinden büyük ölçüde etkilenir. Sanayi faaliyetleri, tarım uygulamaları, kentsel gelişim ve diğer insan etkinlikleri, doğal çevre üzerinde çeşitli olumlu ve olumsuz etkiler yaratır. Bu etkiler arasında şunlar bulunur:

  • Kirlilik: Hava, su ve toprak kirliliği.
  • İklim Değişikliği: Sera gazı emisyonları ve küresel ısınma.
  • Biyolojik Çeşitlilik: Türlerin yok olması ve ekosistemlerin bozulması.

Çevrenin Korunması

Çevrenin korunması, doğal ve insan yapımı çevre üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirmek ve sürdürülebilir bir gelecek sağlamak amacıyla yapılan çalışmalardır. Bu çalışmalar arasında şunlar bulunur:

  • Çevre Politikaları: Hükümetler ve uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenen düzenlemeler ve yasalar.
  • Eğitim ve Farkındalık: Çevre bilincinin artırılması ve toplumun çevreye duyarlı hale getirilmesi.
  • Yeşil Teknolojiler: Çevre dostu enerji kaynakları ve sürdürülebilir tarım uygulamaları.

SONDAJ TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI

5686 Sayılı Jeotermal kaynaklar ve mineralli sular kanununda sondaj,

“Jeotermal akışkanları aramak, üretmek, kullanım sonrası reenjekte etmek, rezervuarı gözlemlemek veya test etmek için bilimsel yöntemler ve uygun araçlar kullanılarak, gereken derinlik ve çapta yeryüzünden kaynağa doğru jeolojik takip ile delik kazma ve açma işlemi ile jeotermal rezervuar oluşturmak için akışkan enjekte etmek için kuyu açma işlemini ifade eder”

denmektedir. Petrol mevzuatında ise sondaj ile ilgili tanımlar şu şekildedir:

“Tespit sondajı: Keşif yapılan bir petrollü arazinin boyutlarını tespit etmek amacıyla açılan ve Genel Müdürlüğün onay verdiği teknik kriterler dâhilinde açılması gereken sınırlı sayıdaki sondajı, Üretim sondajı: Petrollü arazide üretim amacıyla kuyu açılmasını ifade eder. “

şeklindedir. Maden mevzuatında ise sondaj ile ilgili tanıma rastlanılmamıştır.

Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere, sondaj tek amaç için değil, birden fazla amaç için yapılan bir faaliyettir.

Amaca Göre Sondaj Çeşitleri:

  1. Su Sondajı: Yeraltı su kaynaklarına ulaşmak için yapılan sondaj türüdür. İhtiyaca göre farklı derinliklerde ve çaplarda kuyular açılır.
  2. Petrol Sondajı: Petrol ve doğalgaz gibi hidrokarbon kaynaklarına ulaşmak amacıyla yapılan derin sondajlardır.
  3. Jeotermal Sondaj: Yeraltındaki ısı enerjisini kullanmak için yapılan sondajlardır. Jeotermal enerji üretimi ve ısıtma amaçlı kullanılır.
  4. Maden Sondajı: Maden yataklarını araştırmak ve çıkarmak için yapılan sondajlardır.
  5. Temel Sondajı: Yapıların temelinin oturduğu zeminin özelliklerini belirlemek ve zemin iyileştirme çalışmalarını planlamak için yapılan sondajlardır.

Yönteme Göre Sondaj Çeşitleri:

  1. Darbeli Sondaj: Sert formasyonlarda kullanılan, darbeli bir alet yardımıyla ilerleyen sondaj yöntemidir.
  2. Döner Sondaj: Daha yumuşak zeminlerde kullanılan, matkap ucunun dönmesiyle ilerleyen sondaj yöntemidir.
  3. Döner Darbeli Sondaj: Hem darbeli hem de döner yöntemlerin bir arada kullanıldığı sondaj yönte-midir.
  4. Karotlu Sondaj: Zemin veya kaya örneği almak amacıyla kullanılan bir sondaj türüdür.

Konumuzla ilgisi bakımından da, sondajların çevreye verdiği zarar bakımından bir sınıflandırma yapmak gerekirse, aşağıdaki gibi bir ayrım yapılabilir.


FARKLI SONDAJ ÇEŞİTLERİNİN ÇEVRESEL ETKİLERİ

Sondaj faaliyetlerinin çevreye etkisi sondaj türüne göre değişiklikler gösterir. Bu etkiler aşağıda kısaca belirtilmiştir.

  1. Petrol Sondajı: Petrol sondajı, bütün sondajlarda olduğu gibi, büyük miktarda su kullanımı, sondaj sıvılarının çevreye bırakılması ve petrol sızıntısı riskleri nedeniyle en büyük çevresel etkilere sahip sondaj türlerinden biridir.
  2. Doğal Gaz Sondajı: Doğal gaz sondajı da petrol sondajı gibi önemli çevresel sorunlara neden olabilir.
  3. Jeotermal Sondaj: Jeotermal sondaj, diğer sondaj türlerine göre daha az çevresel etkiye sahiptir. Ancak, yanlış yer seçimi ve uygun önlemler alınmaması durumunda yer altı su kaynaklarının kirlenmesine, ağır metal birikimine ve yer yüzeyinde deformasyonlara neden olabilir.
  4. Maden Sondajı: Bütün sondajlarda olduğu gibi, maden sondajıda, toprağın aşınmasına, erozyona ve su kaynaklarının kirlenmesine neden olabilir. Ayrıca, bazı madenlerin çıkarılması sırasında kullanılan kimyasallar çevreye zarar verebilir.
  5. Çözelti madenciliğinde ise bilinen yeraltı suyu kirliliği dışında, kullanılan solüsyonların olası kirliliği söz konusu olabilir.

SONDAJ FAALİYETİNİN ÇEVRESEL ETKİLERİNİN SINIFLANDIRILMASI

Sondaj faaliyetinin çevreye verdiği zararlar bakımından bir sınıflandırma da yapılabilir.

Genel Çevresel Etkiler bakımından,

  1. Toprak Kirliliği: Sondaj sıvıları, kullanılan kimyasallar ve sondaj atıkları toprağı kirleterek yer altı su kaynaklarına sızabilir. Bu durum, toprak verimliliğini azaltır, bitki örtüsünü tahrip eder ve yer altı su kaynaklarının kalitesini düşürür.
  2. Su Kirliliği: Sondaj sıvılarında bulunan ağır metaller, petrol ürünleri ve diğer kimyasallar yer altı ve yüzey sularını kirletebilir. Bu da su kaynaklarının canlı yaşamı için uygun olmamasına neden olur.
  3. Hava Kirliliği: Sondaj işlemleri sırasında oluşan toz, egzoz gazları ve diğer emisyonlar hava kirliliğine yol açar. Bu durum, solunum yolu hastalıklarına ve iklim değişikliğine katkıda bulunur.
  4. Gürültü Kirliliği: Sondaj ekipmanlarının çalışması sırasında oluşan yüksek ses seviyesi, çevrede yaşayan canlıların yaşam kalitesini düşürür.
  5. Biyolojik Çeşitlilik Üzerindeki Etkiler: Sondaj faaliyetleri, doğal yaşam alanlarını tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltabilir.

Bu tanımlar ve sınıflandırmalar, çevrenin karmaşık ve çok yönlü doğasını ortaya koymaktadır.

Bütün bu etkilere rağmen, sondajın nasıl yapılacağına, sondaj türüne göre ne tür ekipman kullanılacağına, sondaj öncesinde, sondaj esnasında ve sondaj mahallinin terki esnasında çevreyi korumak adına ne tür önlemler alınacağına ilişkin hiçbir düzenleme bulunmamaktadır. Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği ve eklerinde “sondaj” kelimesi dahi geçmemektedir. Ne Maden Kanunu ne de Jeotermal Kanunu’nda bu yönde bir düzenleme bulunmamaktadır. Özellikle jeotermal sondajların mevzuattaki ve denetimdeki eksiklikler nedeniyle çevreyi olumsuz etkilemesi ve yöre halkının tepkisiyle karşılaşması üzerine Maden Mühendisleri Odası tarafından önemli bir çalışma yapılarak, mevzuattaki bu eksikliğin giderilmesi amaçlanmıştır. “Jeotermal Sondajlar Yapım ve Denetim Yönetmeliği “ başlıklı bu çalışma ile; elektrik üretim amaçlı jeotermal arama, üretim, enjeksiyon ve reenjeksiyon sondajlarının bilim ve tekniğe uygun olarak açılması, zaman içerisinde kuyularda meydana gelecek deformasyonların tespiti amacıyla izlenmesi hedeflenmiştir. Jeotermal kaynağın, rezervuarın, yeraltı sularının ve çevrenin korunmasını sağlamak amacıyla, uygun kuyu programlarının hazırlanması, lokasyon seçimi ve düzenlenmesi, kuyunun kazılması, borulanması, çimentolanması, kuyubaşı donanımının hazırlanması, tamamlanması ve terk edilmeyi düzenleyecek kurallar hazırlanmıştır. Ayrıca sondajların işletmeye alınması, günlük kuyu raporlarının tutulması ile kuyu tamamlama raporunun hazırlanması, işletme döneminde kuyunun gözlenmesi ve raporlanması bu öneride yer almaktadır. Bundan başka, sondajda kullanılacak kule ve donanımlarının standartlarının belirlenmesi, sondaj teknik sorumlusu atanması, kullanılacak donanım, boru, çimento ve sirkülasyon çamuru özelliklerinin belirlenmesi, saha ve kuyu emniyetinin sağlanması ve sondaja ilişkin diğer faaliyetler ile raporlanması ve denetlenmesine yönelik bir düzenleme önerilmiştir. Bu çalışma, ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarına gönderilerek jeotermal kanunu kapsamında yasalaştırılması talep edilmiş ancak bugüne kadar bir gelişme sağlanamamıştır. Jeotermal sondajların yanısıra diğer sondaj faaliyetleri için de benzer bir düzenlemenin ivedilikle yapılması gerekmektedir.


SONDAJ FAALİYETLERİNDE EKOLOJİK DENGENİN KORUNMASI

Sondaj süreçleri sırasında, çevredeki canlıların sağlığı, doğal değerler ve ekolojik dengenin korunması için olumsuz etkilerin önlenmesi gerekmektedir; dolayısıyla, bu tür faaliyetlerin çevresel kirliliğe yol açmaması son derece kritiktir. Aksi takdirde, hem bu faaliyetlerin sürdürülebilirliği hem de doğanın korunması açısından ciddî sorunlar ortaya çıkabilir. O halde bu denge nasıl sağlanabilir? Bu soruya cevabı William Shakespeare’de bulabiliriz.

William Shakespeare’in 16. yüzyılda kaleme aldığı ve günümüzde hâlâ ilgiyle takip edilen “Venedik Taciri” adlı eserinde, Antonio adındaki bir denizci ile Shylock isimli bir Yahudi tefeci arasındaki meseleler derinlemesine işlenmektedir. Shylock, Antonio’ya bir miktar borç verirken, borcun geri ödenmemesi durumunda Antonio’nun vücudundan yarım kilo et alınacağı ile ilgili sözleşme yapılır. Notere tasdik ettirilir. Bu şart, o dönemdeki sözleşmelerin geçerliliği açısından ilginçtir; ancak Antonio, gemilerinin batması sebebiyle borcunu ödeyemediğinde, Shylock sözleşmenin uygulanmasını istemektedir.

Bu örnek üzerinden, adalet terazisinde iki temel kavramı belirlemek mümkündür: Bir tarafında yarım kilo insan eti, diğer tarafında ise borcun zamanında ödenmemesi durumunda ödenecek para bulunmaktadır. Tarihsel perspektiften bakıldığında, böyle bir sözleşmenin geçerliliği tartışmaya açıktır; ancak günümüz koşullarında, insan vücudunun herhangi bir maddi değerle ölçülmesi asla kabul edilemez. İnsan yaşamı, onuru ve sağlığı, finansal araçlarla kıyaslanamaz ve bu tür müzakereler, insan hakları açısından büyük bir ihlali temsil eder.

Günümüzde çevre hakkının insan hakkı ile eşdeğer kabul edilmesi, sosyal adalet anlamında önemli bir dönüm noktasını işaret etmektedir. 8 Ekim 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyinin, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreyi evrensel bir insan hakkı olarak tanıyan bir kararı kabul ettiğini ve buna ilişkin olarak İnsan Hakları Konseyinin 48’inci Oturumunda yayımladığı bir açıklamada tüm devletleri söz konusu kararı kabul etmeye çağırdığı ifade edilmiştir. Sağlıklı bir çevre talep etme hakkı, temel insan hakları arasında yer almakta ve bu bağlamda insan yaşamının kalitesinin artırılması hedeflenmektedir. Bu nedenle, para kazanma amacıyla çevreyi kirletmek, açık bir adaletsizlik olarak değerlendirilmektedir ve toplumun vicdanını derinden yaralamaktadır.

Bu örnek değerlendirildiğinde, insan vücudu ve para yerine, çevre ve sondaj faaliyeti konduğunda çevreye yönelik sondaj faaliyetlerinin tamamen yasaklanması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Ancak bu yasak, her durumda geçerli değildir. Örneğin, sağlık alanında sıklıkla başvurulan biyopsi terimi, istisnai bir durum olarak değerlendirilebilir. Biyopsi, hastalık şüphesi taşıyan bir bölgeden hücre, sıvı veya doku örneği alma işlemi olarak tanımlanmakta olup, bu işlemin temelinde insan vücudundan bir parçanın alınması yer alır. Dolayısıyla, bu tür tıbbi uygulamalar belirli bir amaç taşıdığından, kendi içinde özel bir değerlendirme gerektirmektedir. İnsan vücudundan parça koparmak olarak da değerlendirebileceğimiz biyopsi işlemi, insan sağlığı söz konusu olduğunda ve biyopsi yapılanın rızası söz konusu ise hukuka uygun olduğu söylenebilir. O halde sondaj faaliyeti, doğrudan para değil, insan ihtiyaçları söz konusu olduğunda ve onay alındığında gerçekleştirilebilecek bir faaliyet olduğu iddia edilebilir. Dolayısıyla, sondaj faaliyetleri, doğrudan insanın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla ve sondajdan etkilenecek paydaşların izni olması halinde gerçekleştirilebilir.


SONDAJ FAALİYETLERİNDE SOSYAL ONAYIN ALINMASI

Sosyal Onay (Sosyal Lisans) Nedir?

Sondaj faaliyetlerinde ÇED sürecinin ihtiyacı tam olarak karşılamaması ve taraflar arasında anlaşmazlığı sonlandırmak yerine, anlaşmazlığı körükleyecek sonuçlar doğurması nedeniyle, ÇED sürecine ilave olarak, sosyal onay ya da sosyal lisans kavramı ortaya çıkmış olup, bugün de sondaj ve çevre sorunlarına çözüm olarak sunulabilecek en etkili anahtar olarak gözükmektedir. Dünya Bankası 2003 yılında sosyal lisansı şöyle tanımlamıştır:

“Yerel toplumun ve paydaşların rızasının alınması ve bu rızanın korunması.”

Ülkemizdeki bazı yatırımlar, “sosyal lisans olmadan da olabildiğini” gösterse de, kimi projeler sosyal lisansı elde edemediği için hayata geçirilemiyor, şirketler yatırım kararından vazgeçiyor ya da ruhsatlar el değiştiriyor. (Karan, 2024)

Sosyal lisansın ilk adımı “paydaş katılımı.” Sektördeki adıyla “halkla ilişkiler” zira günün sonunda sosyal lisansı veren de alan da “halk.” Paydaşı, “projeden etkilenen ve projeyi etkileyebilecek kişiler ya da kurumlar” olarak tanımlayabiliriz.

Alper Sezener (2021) konu ile ilgili olarak,

”Unutulmaması gereken, her proje için geçerli tek bir paydaş yaklaşımı olamayacağıdır. Yani her projenin etkileri, etkilediği paydaşları ve kendisini etkileyebilecek paydaşlar farklıdır. Tüm projelerde sondaj çalışmaları bile paydaşlarla ilişki kurmaya başlamak için geç kalınmış bir safha olabiliyor. 2014 yılında Harvard Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, toplulukların çevresel ve sosyal hassasiyetleri nedeniyle ertelenen ya da iptal edilen projelerin toplam maliyetinin dört milyar doların üzerinde olduğu da saptanmıştır. Yukarıdaki örneklere birçok yeni olayı ekleyebiliriz. Dünya ölçeğinde ve ülkemizde toplum tepkisi nedeniyle durdurulan maden projelerinin olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçek. Açık bir şekilde ifade edersek maliyet-fayda merkezli “modern” madencilik yaklaşımı 2020’li yıllar ve sonrası için çökmüştür.”

denmektedir.

Paydaşların proje hakkında bilgilendirilmesi ve gerekirse proje faaliyetleriyle ilgili kararlarda söz sahibi olabilmesini bir bütün olarak ele aldığımızda buna “paydaş katılımı” süreci diyoruz.

(A. Vedat Oygür, 2017) den alıntıladığımız tanım ise “Sosyal onay kavramı ile ilginç bir yaklaşım ise, Pierre Lassonde – Newmont Mining Corporation Başkanı ‘na aittir. Konu ile ilgili tanımı şu şekildedir:

Bir devlet dairesine gidip başvuruda bulunarak ya da basitçe bir bedel ödeyerek sosyal onayınızı alamazsınız. Paradan çok daha fazlası, işletme yapacağınız yerdeki toplumun gerçek parçası olmanız gerekir. “

şeklindedir.

Konu ile ilgili olarak Ayça Tufan,

”Sosyal onay kavramı kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) kavramının geliştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. KSS, şirketlerin faaliyetlerini sosyal, kültürel, ekonomik ve çevresel konularda duyarlı şekilde yürütmeleri ve belirledikleri ihtiyaçlar doğrultusunda sosyal yatırımlar yapmaları anlamına gelmektedir. Yasal yükümlülükler ve izinlerden ayrı olarak KSS, şirketlerin gönüllü uygulamalarını kapsamaktadır. “KSS 1930’lu yıllarda ortaya çıkmış olsa da, yerel toplulukların şirketler üzerindeki aktif baskısının 1980’li yıllarda başladığı söylenebilir. Bu duruma paralel olarak 1990’lı yıllarda şirketlerin kurumsal kültürlerinde ciddi değişimler olmuştur. Sonuç olarak tüm bu gelişmeler maden şirketlerinin faaliyetlerini yürütebilmek için sosyal onay almaları gerektiği fikrini ortaya koymuştur. “Sosyal onay” terimi ilk kez 1997 yılında Dünya Bankası ile yapılan toplantıda Placer Dome Şirketi Yöneticisi Jim Cooney tarafından kullanılmış, daha sonra aynı yıl Dünya Bankası tarafından gerçekleştirilen madencilik ve toplum konulu toplantıda daha geniş bir kabul görmüştür.” Susan Joyce ve Ian Thomson, sosyal onaylarını kaybetmiş ya da kaybetmek zorunda kalmış şirketler ile istişarelere dayanan deneyimleri doğrultusunda bu tanımlamayı geliştirmiştir. Sosyal onay ile ilgili teorik çalışmalarda, Thomson ve Boutilier’in sosyal onay piramit modelinde olduğu gibi meşruiyet, güvenilirlik ve güven olmak üzere üç temel sınır tanımlanmıştır. Bu çalışmaya göre bir proje faaliyeti meşruiyetini geliştirdikçe yerel paydaşlarından güvenilirlik kazanırken, bunun devamında projenin kabulü ve faaliyetlerin paydaşlar tarafından onaylanması gelmektedir. “

görüşündedir.

Konu ile ilgili yazıda ilave olarak:

“…Türkiye’de projelerin izin sürecinde sosyal etki değerlendirmesini zorunlu kılan herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. 25 Kasım 2014 tarih ve 29168 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nde kısıtlı bir “halkın katılım toplantısı” süreci tanımlanmıştır. Projenin ÇED raporunda yer verilen “projenin sosyo-ekonomik etkileri” başlığı altında proje alanının demografik yapısını ortaya koyan bilgiler aktarılmakta ve bu veriler düzgün bir saha çalışması yapılmadan ve çoğunlukla bu konuda uzman olmayan kişiler tarafından derlenmektedir. Projelerin bölgeye sağlayacağı istihdamı belirtmek dışında herhangi bir sosyal konuyu dikkate almayan bu çalışmaların daha sağlıklı yürütülebilmesi için ÇED firmaları bünyesinde sosyal bilimler konusunda uzman ekipler yer almalıdır.”

ifadesi edilmektedir.

Konu ile ilgili örnekler ise,

“Meksika, Brezilya, İngiltere, İspanya, Avusturya, Estonya, Nijerya, Avrupa Birliği ülkeleri gibi birçok ülke sosyal etki değerlendirmesi için ayrı bir yasal zorunluluk tanımlamamış, sosyal etki değerlendirmesini ÇED sürecine dahil etmiştir.”

şeklindedir.

Muhammed Yunus Bilgili (2015) konu ile ilgili en kapsayıcı sözleşme hakkında

1998 yılında kabul edilen Aarhus Sözleşmesi, çevre hakkı bağlamında, bilgiye erişim, katılım ve yargısal başvuru alanlarını düzenleyen en ayrıntılı sözleşme olduğunu iddia etmektedir. Nitekim sözleşmenin resmi başlığı “Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Alınmasına Katılım ve Yargıya Başvuru” şeklindedir. Bu sözleşmeye göre, çevresel konularda bilgiye erişim hakkı, karar alınmasına katılım hakkı ve yargıya başvuru hakkı şimdiki ve gelecek nesillerin mensupları için sağlık ve refahına uygun bir çevrede yaşama hakkının korunması için garanti altına alınmalıdır. Yine sözleşmede, herkesin refahına ve sağlığına uygun bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, çevreyi koruma ve geliştirmenin şimdiki ve gelecek nesillerin yararı için bir ödev niteliği taşıdığı belirtilmiştir.

Türkiye’de madencilik ve sondaj sektöründe sosyal onay konusuna gereken önemin verilmesi için sektörel farkındalığı arttıracak etkinlikler düzenlenmeli, sektör daha sık aralıklarla bir araya gelmelidir. 10-11 Aralık 2014 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen “İşletmelerde Sosyal Onay” Çalıştayı Türkiye’de bu konuda düzenlenen ilk etkinlik olma özelliğini taşımaktadır. Etkinlikte konu hakkında bilgi paylaşımı yapılmış, firmalar için yasal gereklilikler kadar önemli duruma gelen projenin sosyal onayının alınması ve sürdürülmesi konusunda yaşanan saha tecrübeleri, sıkıntılar ve başarılar paylaşılmıştır. Türkiye’de buna benzer etkinliklerin arttırılması ve yaygınlaşması sağlanmalıdır denmektedir.

Sosyal onay konusundaki çalışmalar, daha çok kamu idareleri ve şirketler tarafından düzenlenmekte ve şirketlerin amacına yönelik olmaktadır. Oysa çevre hakkı Anayasa 56’da “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” şeklinde tanımlandığı için, sosyal onay, çevre ile sondaj faaliyeti konusundaki dengenin kurulmasında herkese ödev yüklemektedir.

Özellikle sondajdan sorumlu olan kişi ve kurumlar ise, çevre hakkının üç bileşeni olan, çevresel konularda bilgiye erişim hakkı, karar alınmasına katılım hakkı ve yargıya başvuru hakkının kişilere kullandırılmasına yardımcı olmalı beklenir. Bu sonuç, 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 3. maddesinin (e) bendinde de “çevre hakkında ” bahsedilen “Çevre politikalarının oluşmasında katılım hakkı esastır. Bakanlık ve yerel yönetimler; meslek odaları, birlikler, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşların çevre hakkını kullanacakları katılım ortamını yaratmakla yükümlüdür”. Kuralı ile de uyuşur. Ayrıca bu durum yukarda anlatıldığı üzere sosyal onay beklentisi de karşılar.


SONUÇLAR

  • Çeşitli amaçlar için yapılan sondaj faaliyetlerinin çevreye olan etkisi de farklı olmaktadır. Bu etkiyi en aza indirebilmek için öncelikli olarak mevzuatta tanımlanmamış olan “sondaj” tanımlanmasının eklenmesi gerekmektedir.
  • Ayrıca yine mevzuatta sondajın nasıl yapılacağına, sondaj türüne göre ne tür ekipman kullanılacağına, sondaj öncesinde, sondaj esnasında ve sondaj mahallinin terki esnasında çevreyi korumak adına ne tür önlemler alınacağına ilişkin kurallar yer almalıdır.
  • Bu nedenle kural koyucular Maden Mühendisleri Odası tarafından yapılan “Jeotermal Sondajlar Yapım ve Denetim Yönetmeliği”ni dikkate almalıdırlar.
  • Çevre hakkının temel insan hakkı olduğu, çevre olmadan insanın yaşayamayacağı ve çevre haklarının insan haklarından ayrılamayacak haklar olduğunun kabulü nedeniyle, çevreye karşı yapılan her türlü faaliyette olduğu gibi, sondaj faaliyetinde de, müdahalenin, insan vücuduna yapılan müdahale ile eş tutulması ve yerel halktan ve paydaşlardan sosyal onay alınması beklenir.

Kaynaklar

  • Bilgili, Muhammed Yunus ., (2015), Anayasal Bir Hak Olarak Çevre Hakkı, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6(2). 563-584.
  • Kaboğlu, Ö. İbrahim , (1996), Çevre Hakkı, (3. Baskı), İmge Yayınevi https://ibrahimkaboglu.org/cevre-hakki.html/
  • Karan, Hakan (2020), Halkla İtişmelerden Halkla İlişkilere: Madencilikte Sosyal Lisans, Madencilik Türkiye, 88, 62-69
  • Oygür, Vedat Çağdaş Madencilik Faaliyetlerinde Sosyal Onay, https://www.tmder.org.tr/uploads/pdf/sosyal.pdf
  • Sezener, Alper (2021), Herşeye Rağmen Madencilik Değil Sürdürülebilir Madencilik, Madencilik Türkiye, 96, 102-103
  • Tufan, Ayça. (2018), Madencilikte Sosyal Onay Kavramının Örnekler Üzerinden Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Maden Mühendisliği Anabilim Dalı için Öngördüğü Yüksek Lisans Tezi.
  • 8 Ekim 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyinin, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir Çevreyi evrensel bir insan hakkı olarak tanıyan kararı https://www.tihek.gov.tr/upload/file_editor/2021/11/1635948241.pdf
  • https://ganhri.org/resolution-right-healthy-environment/

Konu ile ilgili mevzuat :

ÇEVRE KANUNU 2872

Yayımlandığı Resmî Gazete : Tarih: 11/8/1983 :

BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Tanımlar ve İlkeler
Tanımlar:
Madde 2 – (Değişik: 26/4/2006-5491/2 md.)
Bu Kanunda geçen terimlerden;
Çevre: Canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları biyolojik, fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamı,
Çevre korunması: Çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribini, bozulmasını ve yok olmasını önlemeye, mevcut bozulmaları gidermeye, çevreyi iyileştirmeye ve geliştirmeye, çevre kirliliğini önlemeye yönelik çalışmaların bütününü,
Çevre kirliliği: Çevrede meydana gelen ve canlıların sağlığını, çevresel değerleri ve ekolojik dengeyi bozabilecek her türlü olumsuz etkiyi,

JEOTERMAL KAYNAKLAR VE DOĞAL MİNERALLİ SULAR KANUNU 5686 :

Tanımlar
MADDE 3 – (1) Bu Kanunda geçen…
11) Sondaj: Jeotermal akışkanları aramak, üretmek, kullanım sonrası reenjekte etmek, rezervuarı gözlemlemek veya test etmek için bilimsel yöntemler ve uygun araçlar kullanılarak, gereken derinlik ve çapta yeryüzünden kaynağa doğru jeolojik takip ile delik kazma ve açma işlemi ile jeotermal rezervuar oluşturmak için akışkan enjekte etmek için kuyu açma işlemini,

İnsan Hakları Konseyi’nin 48/13 sayılı 8 Ekim 2021 tarihli “Bir İnsan Hakkı Olarak Temiz, Sağlıklı ve Sürdürülebilir Çevre Hakkı” başlıklı kararı

İnsan hakları ve çevre ile ilgili Genel Kurul’un tüm kararların ve özellikle de 16 Temmuz 2020 tarihli 44/7 sayılı, 6 Ekim 2020 tarihli 45/17 sayılı, 7 Ekim 2020 tarihli 45/30 sayılı ve 23 Mart 2021 tarihli 46/7 sayılı İnsan Hakları Konseyi’nin kararlarını da ayrıca hatırlatarak,

Sürdürülebilir kalkınmanın üç boyutuyla(ekonomik, sosyal ve çevresel) ve ekosistemleri de dahil ederek çevrenin korunmasının, şimdiki ve gelecek nesillerin tüm insan haklarının sağlıklı ve tam olarak gerçekleştirilebilmesini kolaylaştırdığını ve teşvik ettiğini kabul ederek.

Diğer yandan, iklim değişikliğinin sonuçlarının, doğal kaynakların yaşama elverişsiz yönetimi ve kullanımının, hava, toprak ve su kirliliğinin, kimyasal maddelerin ve atıkların sağlıksız yönetiminin, bunlar neticesinde gerçekleşen biyoçeşitlilik kaybının ve ekosistem hizmetlerinin tükenmesinin, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreden yararlanmaya engel olduğunu ve çevreye verilen zararların, insan haklarının etkin uygulanmasında, doğrudan ve dolaylı negatif etkileri olduğunu da kabul ederek

Gelişmekte olan ülkelere; bilhassa yoksul, çok borcu olan ülkeler, en az gelişmiş ülkeler, denize kıyısı olmayan gelişmekte olan ülkeler ve gelişmekte olan küçük ada devletlerinin yanı sıra orta gelirli ülkelere yardım edilmesinde ve insani, kurumsal ve teknolojik kapasitelerinin geliştirilmesinde uluslararası işbirliğinin önemli rolünü tekrar teyit ederek,

Çevreye verilen zararların insan hakları üzerindeki yansımalarının kişisel ve kolektif olarak tüm dünyada hissediliyorsa da, kadınların, kız çocuklarının ve toplumun zaten kırılgan kesimlerinde yer alanların, yani, yerli halkların, çocukların, yaşlıların ve engelli kişilerin bu sonuçlardan en şiddetli şekilde etkilendiklerini kabul ederek,

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın, iklim değişikliği ve çevrenin kirletilmesi karşısında toplumsal cinsiyet sorunlarını ele alan bir eylem ortaya koymanın öneminin yanı sıra çevre korumada, kadınların ilerlemesi, kadınların harekete geçirici rolü, kadınların karar verici olması, kadınlar ve kız çocuklarının tam, eşit ve etkili katılımı ve kadınların işletmeci, yönetici, doğal kaynakların koruyucusu ve değişim özneleri olarak oynadığı rolün öneminin bilinciyle,

Çevre kirliliği, iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, çölleşme ve sürdürülebilir olmayan bir kalkınmanın, şimdiki ve gelecek nesillerin insan haklarını etkin uygulama kapasitesi üzerindeki en acil ve en ciddi tehditlerden oldukları değerlendirerek,

Aynı şekilde, bilgi edinme, bilgi arama ve iletme hakkı, yönetimsel ve toplumsal işlerin etkin yönlendirilmesine katılma hakkı ve etkin başvuru hakkı gibi insan haklarının kullanılmasının, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir çevreyi korumak için hayati olduğu değerlendirerek,

Çevresel sorunlara çözüm bulmak için gerçekleştirilen tüm eylemler dahil Devletlerin insan haklarına uyma, onları koruma ve uygulanmalarına destek verme ve çeşitli uluslararası belgelerde öngörüldüğü üzere, herkesin insan haklarını korumak için tedbirler alma yükümlülüğü olduğunu ve çevreye verilen zararlar karşısında daha kırılgan olan kişiler için ek tedbirler alınması gerektiğini, ve insan hakları ve çevre ile ilgili ilke kararlarda çerçevesinin çizildiği şekliyle tekrar kabul ederek,

Tüm ticari işletmelerin, insan haklarına uyma sorumluluğu olduğunun altını çizen, ticari işletmeler için belirlenen İş ve İnsan Hakları Rehber İlkelerini hatırlatarak,

Tüm insan haklarının uygulamasında, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrenin önemini kabul ederek,

Özel Raportör’ün güvenli, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreden yararlanma ile ilgili insan hakları yükümlülükleri konusunda düzenlediği tüm raporları kaydederek,

Aynı zamanda, Genel Sekreter’in 24 Şubat 2020 tarihinde, İnsan Hakları Konseyi’ne sunduğu, “En Üstün Amaç: İnsan Hakları İçin Harekete Geçme Çağrısı” başlıklı raporu kaydederek,

Devletlerin çoğunun, anayasalarında, mevzuatlarında, yasalarında veya politikalarında temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını farklı şekillerde de olsa tanıdıklarını kaydederek,

  1. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkını bir insan hakkı olarak tanır;
  2. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının diğer haklar ve mevcut uluslararası hukuk ile bağı olduğunu kaydeder;
  3. Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının ilerlemesinin/teşvik edilmesinin uluslararası çevre hukuku ilkelerine uyarak, çevre ile ilgili çok taraflı anlaşmaların tam uygulanmasından geçmekte olduğunu teyit eder;
  4. Devletleri, uluslararası kuruluşları, ticari işletmeleri ve diğer ilgili aktörleri, herkes için temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreyi güvence altına almayı öngören çabaları arttırmak için politikalar oluşturmaya, uluslararası işbirliğini geliştirmeye, kapasitelerini arttırmaya ve iyi uygulamaları bütünleştirmeye teşvik eder.

© 2016 Av. Ömer Günay

Avukat ÖMER GÜNAY

+90 536 892 51 45

omerguna@hotmail.com

Kızılay Mah. Necatibey Cad. 19/1 Çankaya - ANKARA