18.05.2017 tarihinde Maden Kanunu’nda yapılan değişiklik 7020 sayılı kanunla 27 Mayıs 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Öncelikli olarak , Maden Kanunu’n da ki iki kavramın açıklanmasına ihtiyaç vardır.Bu iki kavramdan ilki Havza Madenciliğidir.Kavram Maden Kanunu’nda şu şekilde düzenlenmiştir:
Havza madenciliği
3867 sayılı Ereğli Kömür Havzasındaki Ocakların Devletçe İşlettirilmesi Hakkında Kanun ile Devletçe işlettirilmesi kararlaştırılan Ereğli Kömür Havzasındaki madencilik faaliyetleri bu Kanun hükümlerine tâbidir.
Sınırları Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürlerini işletmeye ve hukuku uhdesinde kalmak şartıyla işlettirmeye Türkiye Taşkömürü Kurumu yetkilidir.
Maden Kanunu 47 “Bakanlık tarafından, ruhsat müracaatlarına kapatılan alanlar ile havza ve kuşak madenciliğini geliştirmek ve jeolojik yapıyı aydınlatmak için herhangi bir sebeple hükümden düşmüş, terk edilmiş veya taksir edilmiş alanlarda, Bakanlıkça da gerekli görüldüğü takdirde Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğüne arama faaliyeti yaptırılmak gayesiyle ruhsat verilir. İşletilebilecek maden varlığının belirlenmesi halinde, bu alanlardan ruhsat müracaatına kapatılan alanlardaki madenlerin işletilmesi için Bakanlar Kurulu kararı, diğer alanlar için ise bu madde ve 30 uncu madde hükümlerine göre Genel Müdürlük tarafından ihale edilir.”
Maden Kanunu 30:”Havza madenciliğini geliştirmek ve jeolojik yapıyı aydınlatmak amacıyla yeni oluşturulan alanlar ile herhangi bir sebeple hükümden düşmüş, terk edilmiş veya taksir edilmiş sahalar, alan sınırlamasına bakılmaksızın birleştirilerek ihale edilebilir. Bu şekilde ihale edilen sahaların ruhsatlandırılmasında 16 ncı maddedeki alan sınırlaması aranmaz.”
Yukarda ki düzenlemlerle havza madenciliğinden bahsedilmekte ve gerekli düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir.
Maden Bölgesi ise ,18.05.2017 tarihinde yapılan değişiklikle Maden Kanun’ unumuza girmiştir.
29 MADDE ye ilave edilen ilk değişiklik:
“Birbirine bitişik veya yakın maden sahalarında, yapılan üretimin çevresel etkileri, şehirleşme, işletme güvenliği, rezervin verimli işletilmesi ve benzeri sebeplerden dolayı yapılacak proje ve planlama çerçevesinde Genel Müdürlüğün teklifi ve Bakan onayı ile maden bölgesi ilan edilebilir. Maden bölgesindeki ruhsatların bir veya birden fazla ruhsatta birleştirilmesi Genel Müdürlükçe yapılır.” Şeklindedir.
Havza madenciliği ile Maden bölgesi ilan edilmesi arasındaki temel fark ,havza madenciliğinin yapılabilmesine bakanlar kurulu karar vermekte iken, Maden Bölgesi ilanına ise MİGEM’in teklifi ile Bakan onayı yeterli olmaktadır.
Öncelikli olarak her iki kavram,havza madenciliği ve maden bölgesi tanımına maden kanunda tesadüf edilmemiştir.Ancak ,Maden Bölgesi, düzenlemede sayılan gerekçelere dayanılarak,birden çok maden ruhsatına bağlı maden kaynağının,bir veya birden fazla ruhsata bağlanması anlaşılmaktadır. Bir başka deyişle ,ekonomik bütünlük arzeden tek bir maden kaynağının, mevcut birden fazla ruhsata tabi olmasının sakıncaları nedeniyle bir veya birden fazla ruhsata bağlanarak ,kaynak üzerinde ki hak sahiplerinin azaltılması hedeflendiği anlaşılmaktadır. Yapılan değişiklikle de , bunun nasıl yapılacağı düzenlenmektedir.
Yürürlükte olan kanunda ruhsat birleştirme ile ilgili düzenleme şu şekilde idi:
İlk müracaat ve ruhsatlandırma (3)
Madde 16
“…Ruhsatlar hak sahiplerinin işletme ruhsat taban bedeli ile müracaatta bulunmaları hâlinde birleştirilebilir. Birleştirme sonucunda ortaya çıkan alan, bu maddede belirtilen alan sınırlamasını geçemez. Ancak işletme ruhsatı safhasında görünür maden rezervinin mücavir ruhsat alanlarında bir bütünlük teşkil etmesi, ortak işletme yapılmasının zorunlu veya üretimin entegre tesisi beslemeye yönelik olması hâlinde bu alan kısıtlaması aranmaz. Mevcut işletme ruhsat alanında uygun ve yeterli yer bulunamaması hâlinde zorunlu tesis ve altyapı tesisleri için bitişik alandaki ruhsat sahası ile safhasına bakılmaksızın ve alan sınırlaması aranmaksızın birleştirme yapılarak işletme ruhsatı düzenlenir. I. ve II. Grup ruhsatlar, birleştirme sonucunda alan sınırlamasını geçemez.”
Yukarda ki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, ruhsat birleştirme mevcut kanunda zaten vardı ve hak sahiplerinin iradesine bağlı düzenleme yapılmıştı. Oysa yeni düzenleme ile hak sahiplerinin (ruhsat sahiplerinin) iradesi aksi yönde olsa da bakan oluru ile birleştirme düzenlenmektedir.
Yapılan yeni düzenleme de, birleştirilecek ruhsatların “Birbirine bitişik veya yakın maden sahalarında” uygulanacağı ifade edilmektedir.Birbirine bitişik ifadesi yeteri kadar açık ve tartışma götürmeyecek netlikte iken, “yakın maden sahaları”nın aynı netlikte olmadığı ve farklı yorumlanabileceğini söylemek zor değildir. Yakın maden sahalarından ne anlaşılması gerektiği bilinmediği için, idareye verilen yetkinin sınırlarını da tesbit etmek mümkün olmamaktadır. Burada sözü edilen yetki belirsizdir.
Yapılan düzenleme de Maden Bölgesi ilanı için sayılan gerekçeler “yapılan üretimin çevresel etkileri, şehirleşme, işletme güvenliği, rezervin verimli işletilmesi ve benzeri sebeplerden “ şeklinde sayılmaktadır. Yine burda da “benzeri sebepler” açıklanmamış veya neyin benzeri olacağına da atıf yapılmamıştır. Bu nedenle benzeri sebepler düzenlemesine uygun olarak her türlü gerekçe ,maden bölgesi ilanı için yeterli olabilecektir. Burada da idarenin yetkisi belirsizdir ve sınırsız kullanılmaya adaydır.
Ayrıca maden bölgesi ilanına esas gerekçeler çevre,şehircilik,işletme güvenliği konularında farklı bakanlıkların görev alanına girer. Farklı Bakanlıkların görev alanına giren konularda, tek başına Enerji Bakanı’nın oluruna bırakılması yetki kargaşası doğurur. İdarenin hiyerarşisi ve ihtisaslaşması niteliğine aykırıdır.
Benzer şekilde, anılan gerekçelerde sayılan hususlar farklı Bakanlıklar’ca ve sayısını bilemediğimiz çok mevzuatla zaten düzenlenmiştir. “Üretimin çevresel etkileri, gerek Maden Kanunu’nun 7 maddesinde,gerekse Çevre Kanunu’nda düzenlenmiş ve denetlenmektedir.. Şehirleşme ile ilgili düzenleme yine Maden Kanunu 7 .maddesinde, İmar Kanununda ve Belediye Kanunu nda düzenlenmiştir.İşletme güvenliği, SGK ve Çalışma Bakanlığı’nca mevcut düzenlemelere göre denetlenmektedir,Rezervin verimli işletilmesi ,Enerji Bakanlığı ve MİGEM’ce denetlenmektedir. Dolayısıyla kanunun sebepleri arasında sayılan konularda zaten oldukça fazla düzenleme vardır , denetim unsurları bellidir ve denetimler bu düzenlemelere göre yapılmaktadır. Bundan başka Başbakanlık genelgesi ile de izinler için Başbakanlığın oluru gerekmektedir.Bu nedenle ayrıca Başbakanlıkca denetlenmektedir.
Tüm bu nedenlerle tüm bu mevzuat ve denetimleri yok sayıp, aynı gerekçelerle Maden Bölgesi ilanı hukuka uygun düzenleme olmayacaktır. Başka bir deyişle anılan sebeplerle, Maden Bölgesi ilanı gerekçesizdir,yukarda sayılan tüm mevzuata ve hukuka aykırı olacaktır.Maden Bölgesi ilanı için başka sebepler ileri sürülmesi gerekir.
Maden bölgesi ilanı için öncelikli olarak MİGEM tarafından proje ve planlama yaptırılacağı ifade edilmiş ise de , TBMM’nin Madencilik Sektöründeki Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’nda Migem le ilgili olarak:
“MİGEM mevcut hâliyle ruhsat veren, kontrol-denetim yapan, uzman personel sayısının yetersizliği, Kuruluş Kanunu’ndan ve kurumsallaşamamasından kaynaklanan nedenler ile çoğunlukla evrak ve dosya bazında hareket eden bir Genel Müdürlük görüntüsüne bürünmüştür. … MİGEM personeli, mevcut uygulamaya göre; ruhsatlandırma, izleme, inceleme, raporlama yapan, aktif olarak mahallinde denetim görevi icra edip kanuna bağlı olarak cezai yaptırım uygulayan bir denetim elemanı görüntüsündedir. ..Maden İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye geneline yayılmış yaklaşık 45 bin adet maden ruhsatlı (yaklaşık 12 bin işletme ruhsatlı) sahanın denetim hizmetlerini yürütmektedir. Her hafta en az 35-40 heyet denetime gönderilmekte olup personel sayısının yetersizliğine rağmen yılda ortalama 5 bin maden sahası denetlenmektedir. “ denmektedir. Bu nedenle mevcut hali ile MİGEM’in maden bölgesi ilanı ile ilgili proje ve planlama yapacak kadrosu ve ihtisas sahibi elemanı olmadığı anlaşılmaktadır.
Oysa ülkemizde 16 adet Maden Mühendisliği eğitimi veren Üniversite bulunmaktadır. Ayrıca bu üniversitelerde 76 profesör 36 doçent,80 yardımcı doçent ve 130 araştırma görevlisi bulunmaktadır. Bundan başka maden konusunda ihtisaslaşmış MTA kurumu da mevcuttur.
Bu nedenle MİGEM tarafından yapılacak olan çalışmanın başarısızlığa uğrayacağı açıktır, ilgili kurumlara yaptırılması gerekir.
Değişiklik de ayrıca, “…Maden bölgesindeki ruhsatların bir veya birden fazla ruhsatta birleştirilmesi” nden söz edilmektedir. Burada da “birden fazla” tanımlaması ucu açık bir yetkilendirmedir.Birden fazla deyimi sonsuza kadar gider. Kanunun amacı zaten birleştirme olmasına rağmen birden fazla ruhsatta birleştirme kanunu amacıdan saptırır. İdarenin keyfi kullanımına açık hale getirir.
Kanunda ki değişiklik , ruhsatların birleştirmesini konu edinmiş, Maden Kanunu’nda yer alan maden grupları arasında ayırım yapmamıştır. Başka bir deyişle maden kanununda sayılan aynı grup madenlerin birleştirilmesi değil ,her tür maden ruhsatı bir veya birden fazla ruhsatta birleştirilebilecek veya farklı grupta yer alan madenler için de maden bölgesi ilan edilebilecektir. Bu durum Maden Kanunu’nun özünü teşkil eden maden tanımına ve madenle ilgili sınıflandırmaların etkisizliğine yol açacaktır. Maden Kanununda madenler gruplara ayrılarak, her grup için farklı düzenlemeler içermektedir.Oysa maden bölgesi ilanında bu grupların hiçbir önemi kalmayacaktır. Her tür ruhsat birleştirilebilecektir.Bu nedenle de Maden Kanunu’nun özüne aykırıdır.
Oysa maden ruhsatları idare hukukunda şartlı idari işlemlerdir. İşletme projeleri ruhsatların ayrılmaz parçalarıdır.Ruhsatın şartı,işletme projelerine uygun çalışma yapmaktır.Her madencilik projesi kendi başına özgün nitelikler taşır. Bölge ilanı ile bu projelerde yok sayılacaktır.
Değişikliğin başka bir sakıncası ise, mevcut çok sayıda maden işletmesi yerine ,bir veya birden fazla maden işletmesi ne dönüşmesi olacaktır.. Dolayısıyla madencilik işletmesi sayısı azalırken ,birleşen madencilik şirketinin hacmi büyüyecektir.
Bu durumda , küçük ve orta boy madencilik şirketleri yok olacaktır. Rödovans sözleşmeleri yasaklandığı içinde birleştirilen maden şirketlerinin, birleşen maden şirketlerinde çalışması mümkün olmayacaktır. Bu durumda istihdam azalacak, emek yoğun işletme yerine sermaye yoğun niteliğe bürünecek, maden makineleri ithalatı artacaktır.
Birleştirilen maden ruhsat sahibi madencilerin, kazanılmış hakları ile ilgili tazminat ise sadece yatırım giderleri ile sınırlandırılmıştır. Yatırım giderleri, kapanan şirketlerin zararının, sadece çok ufak bir kısmıdır.Tazminata esas zararlar tam olarak ödenmeyecek ve ilan edilen her maden bölgesinde, konu ile ilgili hukuki uyuşmazlıklar çığ gibi büyüyecektir.
Mevcut değişiklik, birleşen ruhsatlar lehine tekel hakkı doğuracaktır.Değişiklik öncesi bir çok maden işletmesi tarafından üretilen madenlerle ilgili arz ve talep dengesi oluşmuş ve rekabet koşulları varken, değişiklikten sonra aynı ürünler bir veya birkaç maden şirketi tarafından üretilecek, arz talep dengesi bozulacak ve bu ürünler serbest rekabet değil,tekel fiyatı ile piyasaya sürülecektir. Bundan etkilenen diğer sektörlerde de maliyet artışı olacak, enflasyonu körüklenecektir.Özellikle de inşaat firmaları bu durumdan en çok etkilenenler olacaktır.
Değişiklik yeni maden sahalarını üretime sokmayacaktır,atıl kapasiteyi canlandıracak hükümler içermemektedir,maden aramalarını teşvik edecek hükümler yoktur. Mevcut üretimleri artıracak hükümlere tesadüf edilmemiştir. Bu değişikle maden sektörü büyütmeyecektir.
Bu değişiklik maden sektörünü büyütmeyeceği gibi sadece yeniden paylaşımı öngörmektedir. Mevcut ruhsat sahiplerini birleşmeye zorlama (fiilen mümkün değil) olmaz ise ruhsat iptali ve yeniden ihale ve ihalesiz olarak ruhsat sahipliğinin el değiştirmesi niteliğindedir.Bir başka deyişle, mevcut ruhsatların iptali ile yeni ruhsat sahiplerine tevdi edilmesidir. Ruhsatların idare eliyle el değiştirmesini sağlayacaktır. Ruhsat hakları birilerinden alınıp,başka birilerine veriilecektir.
Mevcut değişiklik, ekonomik bağımsızlığı sağlayacak herhangi bir değişiklik yapmadığı gibi ,maden makinelerinde ithalatı artıracağı için ekonomik bağımsızlığımızı da zayıflatacaktır.
Oysa Havza Madenciliği, 1940 yılında yapılan düzenleme (Kanun numarası 3867) ile halen yürürlüktedir.Üzerinde de hemen hemen hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Bütün siyasi rüzgarların bile değiştirmeye gücü yetmediği bir düzenlemedir. Denenmiş,sınanmış bir düzenleme olması, sonuçları itibarı ile tek bir eleştiri almayan kanun örnek alınarak, mevcut maden bölgesi yerine havza madenciliğine geçiş sağlanmalı ve birleştirilen ruhsatlar devlet eliyle işletilmelidir.
MADENCİLİK FAALİYETİNDE SEVK FİŞİ
Genel Olarak Fatura ve Sevk İrsaliyesi:
213 sayılı vergi kanununun düzenlemesinde faturanın tarifi:
Madde 229 – Fatura, satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen ticari vesikadır.
Şeklindedir. Sevk irsaliyesi ile ilgili düzenleme ise, aynı maddenin 5 fıkrasında düzenlenmiştir.
” Satılan malların teslim tarihi ve irsaliye numarası, (Malın alıcıya teslim edilmek üzere satıcı tarafından taşındığı veya taşıttırıldığı hallerde satıcının, teslim edilen malın alıcı tarafından taşınması veya taşıttırılması halinde alıcının taşınan veya taşıttırılan mallar için sevk irsaliyesi düzenlemesi ve taşıtta bulundurulması şarttır. Malın, bir mükellefin birden çok iş yerleri ile şubeleri arasında taşındığı veya satılmak üzere bir komisyoncu veya diğer bir aracıya gönderildiği hallerde de, malın gönderen tarafından sevk irsaliyesine bağlanması gereklidir. Bu bentte yazılı irsaliyeler hakkında fiyat ve bedel ile ilgili bilgiler hariç olmak üzere, bu madde hükmü ile 231 inci madde hükmü uygulanır. İrsaliyelerde malın nereye ve kime gönderildiği ayrıca belirtilir.”
Kanunda ki düzenleme, iki hali içermektedir. Birincisi, alıcı ve satıcı ilişkisi nedeniyle ,malın taşınması veya taşıttırılması halidir.Bu durumda malik değişikliği söz konusudur. İkinci durum ise mal sahibinin (malikin) işyerleri ile şubeleri arasında taşınması durumudur. Burada malik değişikliği yoktur.Her iki durumda da vergi mükellefiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Sonuç olarak sevk irsaliyesi vergi mükellefinin belirlenmesini sağlar.Maden hukukunda sevk fişi ise ,devlet hakkı mükellefiyetinin belirlenmesine yönelik bir düzenlemedir.
Maden Hukukunda Sevk Fişi
Madencilik faaliyetleri de genel olarak ticari bir faaliyet olması nedeniyle, ticari kazanca ait malın taşınmasında ,malın malikinin , cins ve miktarının belirli olması ve devlet hakkı mükellefiyetinin tespit edilmesi için gerekir. Bunun için de 213 sayılı Vergi usul kanunun 240 /A maddesine uygun belgenin varlığı aranır. 173 sıra numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinin (C) Bölümünün 1/h bendinde; Belediye, Et ve Balık Kurumu, Orman İşletmeleri, Etibank İşletmeleri, Tekel İdareleri ve benzeri kamu kurum ve kuruluşlarınca satılan çeşitli mamullerin sevkiyatında sevk için düzenlenen belgelerde malın cinsi, miktarı, alıcının adı ve soyadı veya varsa ticaret unvanı, vergi dairesi ve hesap numarasının bulunması halinde bu belgelerin sevk irsaliyesi olarak kabul edileceği ve Vergi Usul Kanunu uyarınca düzenlenecek olan sevk irsaliyesinin ayrıca aranmayacağı açıklanmıştır.
Aynı bentte, Maden Kanununa göre maden sevkine ilişkin düzenlenen belgeler ile uluslararası taşımacılıkta kullanılan hamule senedi, konşimento gibi belgelerin ve gümrük giriş, çıkışlarında nakil vasıtalarındaki malların mevcudu tespit edilip mühürlendikten sonra Gümrük İdarelerince verilen resmi belgelerin de sevk irsaliyesi olarak kabul edileceği belirlenmiştir.
253 sıra numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde de, Maden Kanununa göre düzenlenen maden sevk fişi,uluslararası taşımacılıkta kullanılan hamule senedi, konşimento gibi belgeler, gümrük girişi sırasında Gümrük İdarelerince düzenlenip verilen resmi belgeler, orman idarelerince düzenlenen nakliye tezkereleri ve buna benzer belgelerin, alınan ürünün alıcı veya satıcı tarafından taşınıp taşınmadığına bakılmaksızın sevk irsaliyesi olarak kabul edileceği ve satın aldığı malı kendi araçlarıyla taşıyan veya bir nakliyeciye taşıttıranlardan ayrıca sevk irsaliyesi istenmeyeceği belirtilmiştir.
Madencilik faaliyetlerinde ticari kazanca yönelik verginin dışında, üretilen madenden devlet hakkı alınması kanun gereğidir. Bu nedenle , madenin üretimi tamamlandıktan ,bulunduğu yerden söküldüğünden itibaren devlet hakkı ödemesi söz konusu olur. Maden üretildikten sonra ,stoklanmış olsa bile devlet hakkı tahakkuk eder.Bir başka deyişle, madenin bulunduğu yerden sökülmüş (çıkarılmış) olması, devlet hakkını doğurur.Devlet hakkına esas belge MİGEM tarafından bastırılan ve dağıtılan sevk fişleridir.Sevk fişi olmadan üretim yapılmaması gerekir.Maden kanununda sevk fişi Tanımlar başlığı altında 3 .maddede tanımlanmış olup:
Sevk Fişi : 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 2365 sayılı Kanunla değişik 240 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinde yer alan taşıma irsaliyelerindeki bilgileri ihtiva eden beyan niteliğinde belge.
Şeklindedir.
Sonuç olarak ,sevk fişi, devlet hakkı ile ilgili mükellefiyetin belirlenmesini sağlar
Sevk fişinin aranmayacağı haller:
Ticari olmayan köy ihtiyaçlarına yönelik yapı hammaddelerinde :
Maden kanununda ticari olmayan madencilik faaliyetleri genel olarak kanunun kapsamı dışında tutulmuştur. Özellikle köy ihtiyaçlarının kullanılmasına yönelik yapı hammaddeleri muhtarlık izinine tabi kılınmıştır. Bu nedenle de devlet hakkı ve sevk fişi düzenlenmesi gerekmemektedir. Henüz yenisi çıkmayan ancak eski kanunun uygulama yönetmeliğinde ki düzenleme şu şekildedir:
MADDE 54 – (1) Belediye sınırları dışındaki köylerde yaşayan köylüler, kendi köy sınırları içinde ev, avlu, tarla sınırları, yol ve köyün ortak olarak kullandığı ibadethane, yol, okul, mezarlık, çeşme ve köy odası yapılması gibi ticari amaç taşımayan işlerde kullanılmak üzere gerekli yapı hammaddesini temin etmek için muhtarlıktan izin alabilirler. İzin verilecek alanların ilgili köy sınırları dahilinde olması zorunludur. Özel mülkiyete tabi alanlarda mülk sahibinin izni olmadan bu üretim yapılamaz.
(2) Talep sahipleri taleplerini köy muhtarlığına bir dilekçe ile iletir. İhtiyar heyetinin yazılı teklifi, köy muhtarının onayı ile izin verilir. Köy muhtarı, verilen izni on beş gün içinde ilgili mülki idare amirliğine bildirmek zorundadır. Bu şekilde verilen izinle üretilerek sevk edilen yapı hammaddeleri için harç ve Devlet hakkı alınmaz.
Bu düzenlemenin gereği olarak ,köy ihtiyacına yönelik ,ticari amaç taşımayan işlerde kullanılmak üzere gerekli yapı hammaddesini temin etmek için sevk fişi düzenlenmesi gerekmemektedir.
Madencilik faaliyetine yönelik olmayan hafriyatlarda
Maden kanuna göre ,doğal kaynaklarla ilgili yapılan faaliyetlerde,yapılan faaliyetin madencilik faaliyeti sayılabilmesi için, maden kanununda gösterilen ve ruhsata uygun madenin üretilmesi gerekir. Maden gruplarına girmeyen veya maden tanımına uygun olmayan faaliyetlerin madencilik faaliyeti sayılması hukuka aykırı olacaktır. Bu nedenle , madencilik faaliyeti dışında bir faaliyet nedeniyle üretilen ürün veya yan ürünlerin maden kanunu kapsamı dışında değerlendirilmesi gerekir.Nitekim, eski yönetmelikte de benzer düzenleme yapılmıştır:
Yönetmelik 55 /5 :Madencilik faaliyetine yönelik olmayan yol, demiryolu, hava limanı, liman, tünel, toplu konut yapılacak alanlar, kanal, baraj, gölet gibi yapıların gerçekleştirilmesi ile yapı ve inşaat alanı için kazı faaliyetlerinin yapılması esnasında zorunlu olarak çıkarılan hafriyat malzemesi, mülk sahibi veya mülk sahibinden izin alınarak faaliyet sahibi tarafından 18/3/2004 tarihli ve 25406 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hafriyat Toprağı, İnşaat ve Yıkıntı Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği kapsamında değerlendirilebilir.
Bu nedenle yukarda sayılan faaliyetler için maden kanuna göre sevk fişi düzenlenmesi gerekmemektedir.
Madencilik faaliyeti dışında hafriyat malzemesinin, ticarete konu edilmemesi kaydıyla çıkarılması durumunda
Yukarda sayılan durumlarda çıkarılan hafriyat malzemesi dolgu v.b. amaçla ticari kazanca amacı ile kullanılacaksa eski yönetmeliğin 6 . maddesinde bu tür malzemenin il özel idaresine devrini öngörmektedir. Yönetmelik 55/6: Yol, demiryolu, hava limanı, liman, tünel, toplu konut yapılacak alanlar, kanal, baraj ve göllerin su rezervuar alanı gibi alanlarda, bu yapı ve inşaat çalışmaları sonucunda zorunlu olarak çıkarılan hafriyat malzemesinin, ticarete konu edilmemesi kaydıyla çıkarılması durumunda ruhsat veya hammadde üretim izni alınması zorunlu değildir. Çıkarılan malzeme, projesi kapsamında değerlendirilebilir. Ancak, söz konusu yapı ve inşaat çalışmalarından arta kalan hafriyat malzemesinin ticarete konu edilmesinin gerekmesi halinde bu malzeme il özel idaresine devredilir.
Yukarda anlatılan durumda ruhsat ve hammadde üretim izni istenmediğinden,sevk fişi gerekmeyeceği sonucuna varmak mümkündür.
Sevk Fişinin Aranacağı Haller
Arama döneminde
Arama döneminde kural olarak üretim yasaktır.Bu nedenle devlet hakkı ve sevk fişi zorunluluğu yoktur.Ancak kanunun istisnası MK nın 17. maddesinin son fıkrasında düzenlenmiştir:
“Arama döneminde teknolojik araştırma, geliştirme, pilot çalışmalar ve pazar araştırmaları yapmak üzere arama faaliyet raporu ile birlikte müracaat eden ruhsat sahibine, arama ruhsat döneminde arama faaliyetleri yapılırken zorunlu olarak çıkan madenden numune alınmasına ve sevk edilmesine izin verilebilir”
Bu düzenleme nedeniyle arama döneminde ,arama faaliyetinin sonucunda zorunluluk nedeniyle oluşacak üretiminde devlet hakkı ödemesi söz konusu olacağı için ,sevk fişi düzenlenmesi de gerekecektir. Bu konuda,kanunda sayılan gerekçelerle, sevk fişi talep edilecek ve MİGEM bu talebi değerlendirerek ve sevk fişi teslim edilecektir. Ancak önceki uygulamanın aksine , kanunda ki yeni düzenleme de “ izin verilebilir” dendiği için ,bunun bir zorunluluk olmadığı anlaşılmaktadır. Eski düzenlemede ki görünür rezervin % 10’u üretilebilir kuralıda kaldırılmıştır. MİGEM arama döneminde ki üretime %10 sınırı olmadan karar verecektir.
İşletme döneminde
İşletme ruhsatı döneminde ,sadece işletme ruhsatı ile ,maden üretimi yapılamaz. Üretim yapılabilmesi için,işletme ruhsatının yanında, işletme izninin de alınması gerekir. İşletme ruhsatı ve işletme izni tamamlanmış madencilik faaliyetlerinde üretim yapılabilir,devlet hakkı doğar,üretilen madenin sevki içinde sevk fişi zorunluluğu başlar.
Kanunda ki düzenleme :
Madde 12 Üretilen madenin sevk fişi ile sevkiyatı zorunludur. Şeklindedir. Bu düzenlemenin lafzından anlaşılan sevk fişinin üretimden sonra “sevk” söz konusu olacaksa, zorunlu olduğu anlaşılmaktadır.Maden üretildikten sonra devlet hakkının doğumu ve devlet hakkı ile ilgili mükellefiyet sevk fişi ile belirlenecektir. Sevk fişi MİGEM tarafından bastırılıp,satıldığı için ,şekil unsuru burada ele alınmayacaktır.
Sevk fişi olmadan veya eksik yada yanlış bilgi içeren sevk fişi
Vergi usul kanunda ki uygulamalar ve genel tebliğlerde,
“Düzenlenen sevk irsaliyesine, sevk edilen malların cins ve miktarlarına ilişkin bilgiler, satıcı tarafından eksik veya yanlış yazılmış ise ceza, belgeyi düzenleyen satıcı adına kesilecektir. Satıcı tarafından sevk irsaliyesi doğru olarak düzenlendiği halde araca sonradan alıcı, taşıyıcı veya diğer şahıslar tarafından başka mallar yüklenmiş olmasından dolayı tutarsızlığın ortaya çıktığı durumlarda ise araca sonradan yüklenen malları taşıtan adına ceza kesilecektir. Denetimler sırasında malların sevk irsaliyesinde belirtilenden farklı bir güzergahta seyrettiği tespit edilir ise ceza, malları taşıtan adına kesilecektir.” Denmektedir Bu nedenle,maden hukukunda da kıyasen eksik veya yanlış sevk fişi düzenlemek cezayı gerektirir sonucunu çıkarıyoruz.Bu genel açıklamanın maden kanununda uygulamasında ise:
Beyan : İlgililerin resmi kuruluşlara herhangi bir durumu belirlemek veya açıklamak maksadı ile vermiş oldukları yazılı belge.
Beyan usulü:Madde 10 – Madencilik faaliyetlerinin bu Kanun hükümlerine göre devamı süresince teknik ve mali konularda yapılan yazılı beyanlar ile yetkili kişilerce tanzim edilen raporlar doğru kabul edilir.
Teknik elemanlar sadece ihtisas sahibi oldukları konularda beyanda bulunabilirler ve beyanları ile sorumludurlar. Ruhsat sahipleri ise teknik konular dışındaki tüm beyanlardan sorumludurlar. Beyanlardaki hata ve noksanlıklar, idarenin tespiti ve sorumluların uyarılmasından itibaren iki ay içerisinde düzeltilir. Bu sürede gerekli düzeltmenin yapılmaması halinde 20.000 TL idari para cezası uygulanır.(1)
Gerçek dışı veya yanıltıcı beyanda bulunmak suretiyle bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve haksız surette hak iktisabına sebep olan teknik elemanlar uyarılır. Gerçek dışı veya yanıltıcı beyanların üç yıl içinde tekrarı halinde teknik elemanların bu Kanun gereğince yapacakları beyanlar bir yıl süreyle geçersiz sayılır. Fiilin her tekrarında hak mahrumiyeti uygulamasına devam edilir. Uygulanan uyarı ve hak mahrumiyeti, teknik elemanın bağlı bulunduğu mesleki teşekküle bildirilir.
…Gerçek dışı veya yanıltıcı beyanda bulunmak suretiyle Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve haksız surette hak iktisap eden ruhsat sahiplerine 50.000 TL idari para cezası verilir. Bu fıkranın ikinci kez ihlâli halinde bir önceki ceza katlanarak uygulanır. Üç yıl içinde madde hükümlerinin üç kez ihlâl edilmesi halinde (…)(2) ruhsat iptal edilir. (1)(2)
Maden kanunu 12/3 Denetim ve inceleme sonucunda, yaptığı üretim ve sevkiyatı bildirmediği tespit edilen ruhsat sahiplerine, ödenmesi gereken Devlet hakkına ilaveten bildirilmeyen miktar için hesaplanacak Devlet hakkının beş katı tutarında idarî para cezası verilir.(2)
Bu düzenlemeler ışığında sevk irsaliyesine yazılan bilgiler maden kanunu çerçevesinde beyan niteliğini taşır. Dolayısı ile de beyan hükümlerine tabi olur.
Beyanda eksik veya yanlışlık hali ile ilgili iki düzenleme mevcuttur.
Tesbitin ait olduğu idareye göre farklı karşılıkları vardır:
Genel Müdürlükçe yapılan denetim, inceleme ve ölçümler sonucunda, yaptığı üretim ve sevkiyatın bildirilmediği veya eksik bildirildiği haller:
MİGEM üretim ve sevkiyatla ilgili bilgileri ,periyodik denetimlerde incelemesinin yanında ;MİGEM’e yapılan ihbar sonucu denetimde yapabilmektedir.Hangi durumda olursa olsun, üretim ve sevkiyat bildirilmediği veya eksik bildirildiği MİGEM’ce tespit edilmişse devlet hakkına ilave olarak devlet hakkının 5 katı tutarında idari para cezası verilecektir.
Mülkî idare amirlikleri veya il özel idareleri tarafından tespit edilmesi hali
Eğer tespit MİGEM ‘ce değil mülkî idare amirlikleri veya il özel idareleri tarafından tespit edilmiş ise verilecek cezada devlet hakkı değil, madenin ocak başı satış fiyatı esas alınacaktır. Kanunda ki düzenlemede ocak başı satış fiyatının beş katı olacağı yönündedir.Bu durumda ayrıca madene el koyma yetkisi doğmaktadır.Kanunda ki ilgili düzenleme 12 . maddededir:
Sevk fişi olmaksızın maden sevk edildiğinin, mülkî idare amirlikleri veya il özel idareleri tarafından tespit edilmesi halinde, sevk edilen madene el konulur. Söz konusu madenin ocak başı satış bedelinin beş katı tutarında idari para cezası verilir. Ruhsat sahibi tarafından sevk fişi olmaksızın maden sevk edildiğinin, mülkî idare amirlikleri veya il özel idareleri tarafından tespit edilmesi halinde ise söz konusu madenin ocak başı satış bedelinin beş katı tutarında idari para cezası verilir.
Ruhsatlı, ancak farklı grup madene sevk fişi düzenlenme hali:
Bu durumda da sevk fişi yanlış bilgi içerdiğinden yola çıkılarak, yukarda hükümler aynen geçerlidir.Tespit Migem tarafından yapılmış ise devlet hakkı esas alınarak; tespit idare amirlikleri ve il özel idareleri tarafından yapılmışsa ocak başı satış fiyatından cezalandırılacaktır.
Ticarete konu yapı ve inşaat hafriyat malzemelerinde
Bu konu ile ilgili düzenleme kanunda olmayıp, mülga yönetmelikte düzenlenmişti Yönetmelik 54 /6 : . Ancak, söz konusu yapı ve inşaat çalışmalarından arta kalan hafriyat malzemesinin ticarete konu edilmesinin gerekmesi halinde bu malzeme il özel idaresine devredilir
Şeklindedir .
Ancak ,inşaat çalışmalarından arta kalan hafriyat malzemesi,maden kanununa göre maden sayılmadığı için,maden kanununa göre bir değerlendirme yapılmasının da mümkün olmayacağı sonucuna varıyoruz.Bu nedenle sevk fişi zorunluluğu uygulamasının da dışında tutulması gerektiğini söylemek mümkün olabilir.
Vergi usul kanununa göre sevk irsaliyesi düzenlenmiş ancak maden kanununa göre sevk fişi kesilmeme hali:
Sevk fişinin amacı devlet hakkının takibinin sağlanmasına yönelik olduğu ifade edilmişti. Olası başlıkta ki durumda karar verebilmek için devlet hakkının ödenip ödenmediğine bakılmalıdır. Eğer devlet hakkı ödenmişse , kamu zararı olmayacağı için sevk irsaliyesi nedeniyle herhangi bir ceza düzenlenmemelidir.
Ancak ,vergi usul kanununa göre sevk irsaliyesi düzenlenmiş olmasına rağmen,devlet hakkı ödenmemişse, maden kanununa göre ,yukarda sözü edilen cezalar düzenlenmelidir.
Üretilmiş ,ancak satış amacı ile stoka sevkedilen madende sevk fişi
Maden hukukunda üretim,yerinden koparılma,doğal halinden ayrılma şeklinde anlaşıldığından, madenin yerinde çıkarılmasından itibaren,madenin satışı gerçekleşip ,gerçekleşmemesinin önemi olmadan,devlet hakkı mükellefiyeti doğar. Bu nedenle ait olduğu ruhsat alanında olsa bile , stoğa sevk edilen maden için sevk fişi kesilmesi zorunluluğu doğabilir.
Ancak madencilik karmaşık metotlar içerdiğinde , Konveyör ve boru hattı ile sevkiyat olduğunda veya ocak ile zenginleştirme tesisleri arasında çok mesafe olduğunda üretim ve stok durumlarını tespit etmek zorlaşmaktadır. Entegre tesislerde bu işlem ise hemen hemen imkansız hale gelmektedir. Bu gibi durumlarla ilgili düzenleme yeni yönetmeliğe bırakılmıştır.
Sonuç:
Maden kanununda sevk fişi uygulaması devlet hakkının takibi ve tahsilini amaçlamaktadır. Sevk fişi kesmemekle,sevk fişinin yanlış veya eksik beyanı arasında verilecek idari para cezası açısından fark bulunmamaktadır.
Ancak kayıp ve kaçak küçük ölçekli madencilik faaliyetlerinde çok önemli olmamakla birlikte, yüksek teknoloji içeren ve entegre madencilik faaliyetlerinde öncelikli olarak devlet hakkının tespiti ve üretilen madenin miktar,cins ve tenörü bakımından yapılacak tespitlerde de benzer şekilde yüksek teknolojik araçlarla sayım ve denetim araçları kullanılmalıdır.
MADEN KANUNUNA GÖRE RUHSATSIZ ÜRETİM VE SONUÇLARI
Anayasa 168. maddeye göre de doğal kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, madenlerinde doğal kaynak olduğu varsayımı ile madenlerle ilgili düzenleme yapma hakkı devletindir. Düzenleme maden kanununda yapılmıştır.
Nasıl ki silah ruhsatı olmadan, silah taşınamıyor; ehliyet olmadan otomobil kullanamıyor, avukat ruhsatı olmadan avukatlık yapılamıyor; mühendislik diploması olmadan mühendislik yapılamıyor ise, maden arama faaliyeti yapabilmek için aranacak madene ait maden arama ruhsatına ihtiyaç vardır. Maden işletme faaliyetinde bulunabilmek için de işletilecek madene ait maden işletme ruhsatı alınmalıdır.
Ruhsat almadan üretim yapma fiili Maden Kanunu nun 12. maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde 26.5.2004 tarihinde yeni şeklini almıştır. Bu tarihten önceki uygulamada fiil hırsızlık olarak nitelendiriliyor ve buna göre cezalandırılıyor idi. Değişiklikle hırsızlık nitelemesi kalkmış, idari para cezasına dönüştürülmüştür. Nitekim Yargıtay’ın bu konuda ki verdiği kararlardan bazıları şöyledir:
2. Ceza Dairesi 2014/30073 E. , 2016/9986 K.
Sanık hakkında ormanlık alan içerisinde kaçak kömür ocağı açtığından bahisle tutanak düzenlendiği olayda, sanığın kaçak kömür ocağı açma eyleminin suç olmaktan çıkartılarak 3213 sayılı Kanun’un 12/5. maddesi kapsamında idari yaptırım gerektiren kabahate dönüştüğü… Sanığın eyleminin Maden Kanunu’nun 12/5 maddesinde düzenlenen eyleme uyduğunun tespiti halinde ise 5995 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile yapılan değişiklik sonucunda, izinsiz olarak kömür ocağı açıp kömür çıkarılması eyleminin yaptırımının idari yaptırıma dönüştürüldüğü;
2. Ceza Dairesi 2014/23548 E. , 2016/7215 K.
Katılan vekilinin temyiz itirazının sanıklar hakkında hırsızlık suçundan dolayı karar verilmemesine yönelik olduğu da belirlenerek yapılan incelemede;
Yapılan yargılama sonucunda; sanık …’ın katılan kuruma ait imtiyaz sahasında kaçak kömür ocağı açıp işlettiği, diğer sanıkların …’ın yanında yevmiyeci olarak çalıştıklarının anlaşılması karşısında, eylemin 5995 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12. maddesinin değiştirilmeden önceki hâli ile TCK’nin 141/1. maddesine uyan hırsızlık suçunu oluşturduğu; 5995 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile yapılan değişiklik sonucunda, izinsiz olarak kömür ocağı açıp kömür çıkarılması eyleminin yaptırımının idari yaptırıma dönüştürülmesi nedeniyle, 5271 sayılı CMK’nın 223/1-a maddesi gereğince tüm sanıklar hakkında hırsızlık suçundan dolayı beraat, sanıklar. …, … Ve… Hakkında idari yaptırım uygulanmasına yer olmadığına ve sanık… Hakkında 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12/5. maddesi gereğince idari yaptırım uygulanmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi,
2. Ceza Dairesi 2014/23925 E. , 2016/5001 K.
Sanık hakkında 12.02.2013 tarihinde… Mahallesi… Bölgesi ormanlık alan içerisinde kaçak kömür ocağı açtığından bahisle tutanak düzenlendiği ve 25/02/2013 tarihli iddianame ile de ormanlık alan içerisinde kömür ocağı açarak işlettiğinden bahisle kamu davasının açıldığı olayda, sanığın kaçak kömür ocağı açma eyleminin suç olmaktan çıkartılarak 3213 sayılı Kanun’un 12/5. maddesi kapsamında idari yaptırım gerektiren kabahate dönüştüğü ve kömür çıkartıldığına ilişkin delil elde edilemediğinden eyleminin teşebbüs aşamasında… Sanığın eyleminin 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 92. maddesindeki suçu mu yoksa 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12/5. maddesinde düzenlenen idari yaptırımı gerektiren kabahati mi oluşturduğu belirlenerek; kabahati oluşturduğunun anlaşılması halinde ise sanık hakkında hırsızlık suçundan 5271 sayılı CMK’nın 223/1-a maddesi gereğince beraat, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 12/5. maddesi gereğince idari yaptırım uygulanmasına yer olmadığı kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş
2. Ceza Dairesi 2014/19245 E. , 2015/22593 K.Sanık hakkında 07/07/2011 tarihli orman muhafaza memurlarınca Kurtköy mevkii 68 numaralı bölmedeki orman sınırı içinde kaçak kömür ocağı açtığından bahisle hırsızlık suçunu işlediğinin iddia edildiği olayda, sanığın kaçak kömür ocağı açma eyleminin suç olmaktan çıkartılarak 3213 sayılı Yasa’nın 12/5. maddesi kapsamında idari yaptırım gerektiren kabahate dönüştüğü…
Anlaşılan odur ki ruhsatsız üretim, kanunun yürürlük tarihinden itibaren idari para cezası olarak cezalandırılacaktır.
Yeni durumda, somut olaya göre sınıflandırma yapılabilir:
1- Ruhsatsız bir alandan, ruhsatsız olarak maden üretimi yapmak,
2- Ruhsatlı bir alandan, ruhsatsız olarak maden üretimi yapmak,
3- Ruhsatlı bir alandan, ruhsatla uyuşmayan başka bir maden ruhsatı ile üretim yapmak
4- Üretim veya işletme izni olmadan aynı grupta üretim yapmak
Öncelikli olarak maden kanunda sözü edilen “ maden üretimi” nin ne olduğunun belirlenmesi gerekir. Örneğin, madenden bir parça koparmak, madeni olduğu yerden sadece gevşetmek, madeni olduğu yerden koparmak ama ruhsat sahasının içinde bırakmak, madeni çıkarıp ruhsat alanı dışında bir yere stoklamak ancak satış amacı gütmemek. Bu eylemlerden hangisi cezaya esas maden üretimi sayılacaktır?
Maden kanunda maden tanımı “Yer kabuğunda ve su kaynaklarında tabii olarak bulunan, ekonomik ve ticarî değeri olan petrol, doğal gaz, jeotermal ve su kaynakları dışında kalan her türlü madde bu Kanuna göre madendir.” Şeklindedir. Bu tanımda konumuzla ilgili kısım “Yer kabuğunda ve su kaynaklarında tabii olarak bulunan” kısmıdır. Maden olabilme şartı yer kabuğu ve su kaynaklarında bulunma hali ilk şart, ikinci şart ise tabi halde bulunma halidir. Tabi halde bulunma, insan emeğinin henüz o madene ulaşmadığı, insan emeği ile birlikteliğinin olmadığı haldir. O halde maden üretimi ise, tabii halden çıkıp, insan elinin madenle bütünleşmesi ile doğal halden uzaklaşmasıdır. Mevcut maden doğadan koparıldığı, doğa ile ilişkisinin kesildiği an maden üretiminin de yapıldığı varsayılmalıdır.
O halde kanunda yasaklanmış eylem, madenin kendi doğal halinden koparılması ile başlar.
Yukarda yaptığımız sınıflandırmaya göre, kanuna aykırı durumları ayrı ayrı inceleyelim
1-Ruhsatsız bir alandan, ruhsat sahibi olmadan maden üretimi yapmak:
Madenin koparıldığı alan herhangi bir ruhsata tabi değilse, başka bir ifade ile aramalara açık bir alansa, maden üretimini yapanında gerek faaliyetin yapıldığı alan veya komşu alanlarla ilgili bir maden ruhsatı sahipliği yok ise Maden Kanuna 12 ye göre:
1.1- Ruhsatsız maden faaliyeti durdurulur
MİGEM’in taşra teşkilatı olmadığı için durdurmanın mülki idare amirliğince yapılması gerekir. Ruhsatsız maden faaliyetinin ihbarı MİGEM’e yapılacağı gibi mülki idare amirliklerine de yapılabilir.
Maden faaliyetinin durdurulması, bu seçenekte tümü ile durdurulması anlamını taşır.
Ruhsatsız maden faaliyetini durdurmanın bir idari işlem olduğu açıktır. Bu nedenle durdurmanın iptali görev yönünden idari mahkemelere aittir. Yetkili mahkeme ise madenin bulunduğu yerin ait olduğu idari mahkemelerdir.
1.2-Ruhsatsız üretilen madene mülki idare amirliğince el konulur.
Mülki idare amirliklerine verilen bu yetkilendirmenin, Anayasa’da 168 de ki “ Madenler devletin hüküm ve tasarrufundadır” ilkesi ile uyumludur. Devletin tasarrufunda ki madenlerin, devletin çıkardığı düzenlemeler dışında üretilmesi, hem kamu düzeni ve hem de kamu yararı açısından hukuka aykırıdır. Bu nedenle kural dışı üretime de el konulması hukuka uygundur.
Burada tartışılabilecek konu, madenlerle ilgili uygulamalar özel teknik bilgiyi gerektirdiğinden, mülki idare amirlerince yapılan uygulamalarının bu teknik bilgilere sahip uzmanlarca yaptırılması gerektiği bununla ilgili organizasyonun yapılabilir olmasına bağlıdır.
Mülki idare amirleri illerde vali, ilçelerde kaymakamdır. Mülki amirler 5442 sayılı il idaresi kanuna göre yetkilerini kullanmakta iken, bu kanunda madenlerle ilgili özel düzenleme mevcut değildir. Bu nedenle, ilgili kanunun 9. maddesinde:
“C) Vali, kanun, tüzük, yönetmelik ve Hükümet kararlarının neşir ve ilanını ve uygulanmasını sağlamak ve Bakanlıkların talimat ve emirlerini yürütmekle ödevlidir. Bu işlerin gerçekleştirilmesi için gereken bütün tedbirleri almaya yetkilidir.” Şeklindedir. Bu nedenle ruhsatsız madenlere el koyma yetkisi 3213 sayılı Maden Kanunun 12/3 ve 12/5 fıkralarının yetkilendirilmesi ve bu yetkilendirmeye 5442/ 9-c nin izin vermesi ile olmaktadır sonucu çıkarılabilir.
El konulma kararına karşı da, madenin bulunduğu yer idari mahkemesinde iptal veya tam yargı davası açılabilir.
1.3-El konulan madenler, mülki idare amirliklerince satılarak bedeli il özel idaresi hesabına aktarılır.
El koyma ile ilgili genel açıklamalarımız ve yetkilendirme burada da aynı gerekçelerle mümkündür. Ancak madenlerin satışı bir gayrimenkul satışı veya taşınır mal satışı gibi kolayca mümkün olmayabilir. Muhammen bedelin tespiti ve satış süreci oldukça karmaşıktır. Bu nedenle satış her zaman gerçekleşmeyebilir. Satılamayan ruhsatsız madenle ilgili düzenleme de mevcut değildir.
1.4-Ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanır.
Ruhsatsız bir alandan, maden ruhsatı olmadan maden üretimi ile ilgili son müeyyide idari para cezası uygulanmasıdır. Para cezası maktu bir ceza olmayıp, çıkarılan madenin cinsine ve kalitesine göre ve dolayısıyla ocak başı satış fiyatına endekslenmiştir. Ocak başı satış fiyatı, MİGEM’in devlet hakkına esas bedellerin tespitine yönelik hazırladığı ve her yıl değişen cetvellerinden tespit edilebilir. Kanunda ki genel ifadesinden, idari para cezasının MİGEM tarafından değil Valilik tarafından düzenleneceği anlaşılmaktadır.
Maden Kanunu 13/3:
”Bakanlık, mülki idare amirlikleri ve il özel idareleri tarafından bu Kanuna göre verilen idari para cezaları hakkında 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümleri uygulanır. Bu Kanuna göre verilen idari para cezaları tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir. Tahakkuk eden ve ödenmeyen Devlet hakları 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre takip ve tahsil edilmek üzere ilgili tahsil dairesine bildirilir.”
2015 değişikliği ile getirilen bu düzenleme sonucu artık Maden Kanununa göre uygulanan idari para cezaları ile ilgili uygulama 5326 sayılı Kabahatler Kanunu olacaktır.” Şeklindedir. İlgi gösterilen Kabahatler Kanunun Başvuru yolu başlıklı
“Madde 27- (1) İdarî para cezası ve mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir. ”
Bu düzenlemeler ışığında, ocak başı satış bedeline karşı yetkili mahkeme, madenin bulunduğu yer sulh ceza mahkemeleridir. Süre tebliğden itibaren 15 gündür. Temyizi yoktur.
2-Ruhsatlı bir alandan, ruhsatsız olarak maden üretimi yapmak
Yukarda açıklamaya çalıştığımız ruhsatsız sahadan, ruhsatı olmadan maden üretimi ilişkisi genel olarak idare ile ruhsatsız olarak maden üretimi yapan kişi arasında ikili bir ilişki iken; ruhsatlı bir alandan, ruhsatsız olarak maden üretimi üçlü bir ilişkidir. Taraflar şu şekildedir; Ruhsatsız üretimi yapan kişi, sahasından ruhsatsız üretim yapılan kişi ve idaredir.
Maden kanununda, olayın sadece idare ile ruhsatsız üretimi yapan kişi arasında ki ilişki düzenlenmiş ve yukarda incelediğimiz hususlar aynen geçerlidir. Faaliyetin durdurulmasında ise, ruhsat sahibinin faaliyetinin durdurulması değil, ruhsatsız maden üretim faaliyetinin durdurulması anlaşılmalıdır.
Sahasından onayı olmadan üretim yapılan kişinin ise, şartları var ise, hem idareye karşı ve hem de ruhsatsız üretimi yapana karşı dava hakkı olmalıdır.
İdare karşı açılabilmesi için idare hukukunda mevcut şartların sağlanıyor olması, ruhsat sahibinin de güncel bir zararının olmasına bağlıdır.
Ruhsatsız üretim yapan kişiye karşı açılacak davada:
Ruhsat sahibinin hâkimiyet alanında ki madenin, ruhsatsız kişi tarafından üretilmiş olması,
Ruhsat sahibinin bu nedenle, işletebileceği veya üretebileceği madenin ruhsatsız üretim yapan kişi tarafından üretilmiş olması gerekir.
Ancak burada özel bir durum vardır. Ruhsatsız üretime, ruhsat sahibine rağmen, mülki idare tarafından el konulmakta ve maden satılmaktadır. Bu durumda ruhsatsız üretim yapan kişi tarafından doğrudan değil; ancak idarenin madene el koyması nedeniyle, ruhsat sahasında ki maden, ruhsat sahibinin elinden çıkmaktadır. Bu nedenle de en azından kardan mahrum kalmaktadır. Dolayısıyla, ruhsat sahibi, ruhsatsız üretim yapandan genel mahkemeler yolu ile tazminat talep edilebilir.
Diğer başka bir şart ise, ruhsat sahibinin, ruhsatsız üretim nedeniyle uğradığı kar mahrumiyetinden söz edebilmek için, ruhsatsız üretilen maden hacminin, ruhsata bağlı işletme projesinde görünür rezervi içinde ve üretimi projelendirilmiş alan içinde kalması gerekir. Ruhsatsız üretim, ruhsat içinde ancak, proje dışı alanda veya görünür rezerv alanında veya izin alanı dışında ise, sadece ruhsat alanında kaldığı için tazminata hükmedilmesi hukuka aykırı olur.
3- Ruhsatlı bir alandan, ruhsatla uyuşmayan başka bir maden ruhsatı ile üretim yapmak
Maden kanunu, ruhsat grubu dışında ki üretimi de, ruhsatsız üretim saymakta ve aynı yaptırımları öngörmektedir. Maden Kanunu 12/5 “: Ruhsat alanında ruhsat grubu dışında üretim yapıldığının tespiti halinde faaliyetler durdurularak üretilen madene mülkî idare amirliklerince el konulur. Bu fiili işleyen kişilere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan ve el konulma imkânı ortadan kalkmış olan tüm madenin, ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanır. El konulan madenler, mülki idare amirliklerince satılarak bedeli il özel idaresi hesabına aktarılır” denmektedir
Bu nedenle, yukarda açıkladığımız ruhsatlı bir alandan, ruhsatsız olarak maden üretimi yapmanın hüküm ve sonuçları burada da aynen geçerlidir.
4-Üretim veya işletme izni olmadan aynı grupta üretim
Maden kanunda ruhsat bir yetkilendirmedir. “Arama Ruhsatı: Belirli bir alanda maden arama faaliyetlerinde bulunulabilmesi için verilen yetki belgesi. İşletme Ruhsatı: İşletme faaliyetlerinin yürütülebilmesi için verilen yetki belgesi. “ şeklinde tanımlanmıştır.
Üretim yapabilmek için Maden Kanunun 7. maddesinde gösterilen izinlerin tamamlanması ve işletme izni almak gereklidir.
Benzer şekilde Maden Kanununda kamu kurum ve kuruluşlarınca yol köprü gölet liman gibi projelerin inşasında kullanılacak yapı ve inşaat malzemelerine ayrıcalık tanınmıştır. Bu projelerde de hammadde üretim izni alınması gerekir. İlgili düzenleme “Maden Kanununun 14. Maddesinde yapılmıştır: “Kamu kurum ve kuruluşlarınca yol, köprü, baraj, gölet, liman gibi projelerin inşasında kullanılacak yapı ve inşaat hammaddelerinin üretimi için Bakanlıkça ilgili kamu kurum ve kuruluşlarına izin verilir. Üretim yapılacak yerlerde ruhsatlı alanlar var ise kamu yatırımının ihtiyacı olan üretim madencilik faaliyetlerine engel olmayacak ve kaynak kaybına yol açmayacak şekilde yapılır. Bu izinler çerçevesinde yapılacak üretimden Devlet hakkı alınmaz ve izinler proje süresini aşamaz. “
Gerek hammadde üretim izni olmadan ve gerekse işletme izni olmadan üretim yapmak yasaktır.
4.1 İşletme izni olmadan üretim
İşletme izni olmadan üretimin yaptırımı
1-Üretim faaliyetleri durdurulması
2-20.000 TL idari para cezasıdır.
Kanun koyucu bu durumda, yukarda takdir ettiği cezaları azaltmış, madene elkoyma ve satış olmadığı gibi idari para cezasını maktu idari para cezasına çevirmiştir.
4.2 Hammadde üretim izin olmadan üretim
Hammadde üretim izni olmadan üretimle ilgili yaptırımları iki başlık altında toplanmıştır:
4.2.1 Üretim izni olmadan üretilen hammaddenin kamuya ait projelerde kullanılma hali
Bu durumda üretim izni olmadan yapılan üretimin yine kamuya ait projede kullanılıyor olması gerekir. Yani üretim izni olmadan elde edilen kum veya çakıl, kamuya ait baraj inşaatında kullanılmalı ya da elde edilen mıcır, karayolu inşaatında kullanılmalıdır. Bu durumda ocak başı satış bedeli kadar idari para cezası uygulanır.
Bu cezanın gerçek kişiye ya da tüzel kişiliğe mi uygulanacağı tartışılabilir. Her ne kadar tüzel kişiye uygulanacağı, gerçek kişiye uygulanamayacağı ilk akla gelebilir. Ancak üretim izni olmadan yapılan eylem gerçek kişinin iradesi ise gerçek kişilerinde idari para cezasına muhatap olabileceği söylenebilir.
4.2.2 Üretim izni olmadan üretilen hammaddenin kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan projeler dışında kullanıldığının, ticarete konu edildiğinin veya satışının yapıldığının tespit edilmesi hâli,
Bu durumda ceza iki katına çıkarılmış ve hammaddenin ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanacaktır.
Yapılan üretimin projede belirtilen amaç dışında kullanımının ikinci kez tespiti hâlinde hammaddenin ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanarak izin iptal edilir.
Sonuç olarak, ruhsatsız maden üretimi ceza olmaktan çıkarılıp kabahat niteliğine dönüştürülmüştür. Bu nedenle cezanın olağanüstü şekilde hafifletildiği sonucuna varmak zor değildir. Hem sonuçlarını ve cezaların uygulamada ne gibi sorunlar çıkaracağını bekleyip göreceğiz.

Taş Ocakları
Nizamnamesi Ve Güncel Mevzuat
Quarry Directory And Current Regulations
ÖZET: Bu bildiride ulusal ve uluslararası hukuk da taş ocakları işletmeciliğinin madencilik faaliyeti sayılıp sayılmaması ile
İlgili tartışmalar incelenecektir. Öncesinde taş ocakları mevzuatı tarihi, devamında güncel düzenlemeler ile sorunlar ve çözüm önerileri yer almaktadır.
ABSTRACT:In this declaration, it is investigated that whether quarry industry is such a mining activity in the scope of both national and international law. Furthermore, the history and update information about laws and regulations on quarry will be mentioned. Finally, readers can find the drawbacks and suggestions for solutions in the declaration.
1.TAŞ OCAKLARI MEVZUATININ TARİHÇESİ:
İnsanoğlu ilk alet ihtiyacını taş, ağaç ve kemikleri işleyerek elde etmiştir. Ağaç ve kemik her yerde bulunmazken; taşı her dönem kullanmıştır. Tarihin en uzun çağı da taş çağıdır. Anadolu’da da taş çağının en önemli merkezi ve medeniyeti de Çatalhöyük’tür.
Osmanlı’ya kadar taş ocaklarının düzenlenmesi ile ilgili yazılı herhangi bir düzenlemeye tesadüf edilmemiştir. Osmanlı’da taş ocaklarının işletilmesi ilk olarak, 1901 tarihli Nizamname ile düzenlenmiştir. 18 Haziran 1901 tarihli Taş Ocakları Nizamnamesi 05.06.2004 tarih ve 25483 sayılı resmi gazetede yayımlanan 26.05.2004 kabul tarihli ve 5177 sayılı kanunun 38.maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece yüzyıla yakın uygulanan düzenleme değiştirilerek, taş ocakçılığı, maden kanunu kapsamına alınmıştır.
Kısaca bu gelişmeleri izleyecek olursak,
1.1 23 ŞEVVAL 1274 (1858) TARİHLİ ARAZİ KANUNU
Bu kanun, her ne kadar doğrudan maden ve taş ocağı düzenlemesi olmamasına rağmen, maden mülkiyetinin belirlenmesi açısından önemlidir.
1858 Arazi kanunnamesinde Osmanlı’da arazi beş bölüme ayrılır:
1-Arazii memluke,( Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler) de mülk sahibi de, mülkiyeti kendisine ait arazisinde dilediği şekilde tasarrufta bulunabilmektedir. 1194 sayılı Mecelle (Osmanlının medeni kanunu) maddesi “kim ki bir yere malik olursa mafevkine (üstüne) ve matahtına (altına) dahi malik olur”. Bu nedenle madenlerde mülk sahibine aittir.
2-İkinci arazi çeşidi, mîri arâzi olup, Mülkiyeti devlete ait bu arazinin çıplak mülkiyeti devlete âit, tasarruf hakkı bölge maden müdürleri (Osmanlı’da idari birim yöneticisi) verilmiştir.”Bu topraklarda ki eriyebilen ve eriyemeyen bütün madenler devlete aittir. Zira malum olduğu üzere, miri toprakların ve bunların vakıflıların murakabesi (denetimi) devlete ait olup bölge maden müdürleri ancak kiracı vaziyetindedirler.” Bu nedenle maden bulunan arazinin mülkiyeti de devletindir. Ancak arazi “ değer pahasını vermek şartıyla… Bölge maden müdüründen alınarak” maden işletilebilinir.
3- Vakıf Arazisi, buda iki çeşittir. Birinci sırada yer alan mülk niteliğindeki arazi vakfa bağışlanmışsa Sahih(belirli), vakıf yönetimince idare edilir; devlete ait arazi vakfa özgülenmişse gayri sahihtir (belirsiz) ve bölge maden müdürleri tarafından yönetilir. Maden, bölge maden müdürünce yönetiliyorsa beşte biri devletindir.
4-Metruk araziler ve kamuya tahsis edilen arazilerde, Arazi Kanunun 107. maddesi gereği, maden gelirlerinin devlete ait olduğu hallerdir ve madeni bulan maden gelirlerinin beşte birini alır.
5-Ölü araziler, kimsenin mülkiyetinde olmayan araziler (Bir kasaba ve köyün otlağı olmadığı halde, kasaba ve köylerin en kıyısında ki evlerinden, sesi gür bir kişinin sesinin duyulamayacağı yerler ) Burada da metruk arazilere ait hükümler uygulanır.
Maden Kanunu olmamakla birlikte, toprak mülkiyetinin açıklanması nedeni ile madenle ilgili genel esaslarda bu kanunda yer almıştır.
Bu dönemde, Taş ocaklarının da ait oldukları mülkiyete tabi olarak işletildiğini varsayıyoruz.
1.2. 9 MUHARREM 1278 (28 MAYIS 1861 ) TARİHLİ MAADİN NİZAMNAMESİ
İlk maden mevzuatı da sayılabilecek bu düzenleme ile ilgili gelişmeler şu şekilde olmuştur:
“ XIX. yüzyıl ortalarına gelindiğinde şahısların maden imtiyazlarına olan ilgisi artmasına karşın maden üretimini belirleyen kapsamlı bir metin bulunmuyordu. 1858 arazi Kanunnamesi’nin 107. Maddesi madenlerin mülkiyeti ve alınacak vergileri, madenin bulunduğu arazinin türüne göre tayin etmesine rağmen işletme yöntemleri, imtiyaz sahiplerinin sorumlulukları, işçilerin durumları, yakacak temini gibi daha pek çok konuya açıklık getirmiyordu.
Ayrıca, işletilmekte olan madenlerin çoğu usulsüzlükler, yakacak planlamasının yapılmaması ve madenin bulunduğu yöre halkının ocaklarda zorla çalıştırılması gibi nedenlerde dolayı verimliliklerini kaybetmişlerdi. Bu nedenle Avrupa’da olduğu gibi üretimin tüm safhalarını tarif bağımsız bir nizamnamenin hazırlanması için 1856 da Hazine-i Hassa Nezareti(Maliye Bakanlığı)’nda haftada iki gün toplanacak özel bir komisyon kuruldu.
Komisyonun çalışmaları sonucu, altı bölüm ve altmış maddeden meydana gelen bir taslak kaleme alındı, metin üzerinde Meclis’te yapılan müzakerelerde bazı maddelerin değişikliğe ihtiyacı olduğuna karar verildi. Buna göre kasaba ve köy halkına ait olan mera, ormanlık arazi ve pazar yeri gibi metruk arazide bulunacak olan madenler hakkında bir hükmün bulunmaması ileride sıkıntılara yol açabileceğinden, yeni bir madde hazırlanarak metne dâhil edildi. Yine maden gelirinden alınacak vergi oranın %3-20 arasında olması yüksek bulunarak, verginin üst sınırı % 10 ‘a çekildi. İdare verginin düşürülmesini uygun buluyor, ancak imtiyaz verilmeden önce vergi miktarının tayin edilmesini sakıncalı görüyordu. Maden servetinin anlaşılmasından sonra madenciler ile yapılacak görüşmelerle verginin belirlenmesinin daha yerinde olacağı düşünüldüğünden, ilgili madde öngörülen şekilde tahsis edildi. Bu şekilde son halini alan Osmanlı Devleti’nin ilk maden nizamnamesi 28 Mayıs 1861 tarihinde yürürlüğe girdi. Beş bölüm ve elli dört maddeden oluşan nizamnamenin girişinde madenler iki sınıfa ayrılıyordu. Gerek yeryüzünde ve gerekse yeraltında bulunan altın gümüş, kurşun, bakır, kalay, nikel, civa, çinko, manganez, krom, kükürt, kobalt, zımpara, şap, maden kömürü ve kaya tuzu Mevadd_ı Madeniye(Cevherli madenler) ;Mermer, çakmak ve alçı taşı, kireç, porselen toprağı, kum, kil, lüle yapımında kullanılan toprak ve taş çeşitleri Mevadd-ı Gayrı-ı Madeniye(Cevhersiz madenler) olarak tanımlanmıştı. Nizamnamenin ilk onbir maddesi maden arama ve keşif faaliyetlerini tarif ediyordu. Buna göre bir kişi sahip olduğu arazide izin ve ruhsat almaksızın maden araması yapabilecekti.
Diğer taraftan miri arazi için ilgililerin devletten ruhsat alması hükme bağlanmıştı. Bir yerde arama yapacak olanlar vilayet ve kaza itibarıyla, maden sahasını, madenin cinsini ve keşif kazıları sırasında oluşabilecek zararları tazmin edeceklerini dilekçelerinde belirtmeleri gerekiyordu. Bu amaçla verilecek taharri (arama) ruhsatlarının süresi iki yılla sınırlanmıştı.
Adı geçen belgede, bu nizamname ile Osmanlı vatandaşları tek başına veya yabancılarla ortaklık şeklinde imtiyaz talep edebildikleri de anlaşılmaktadır. İmtiyaz dışında, maden işletme ruhsatlarının süresinin de on yıl olduğu ifade edilmektedir.
Bu düzenleme ile madenlerin özel kişilerce işletilmesinin yolu açılmış oluyordu.
1.3. 23 ZİLHİCCE 1285 (1869) TARİHLİ MAADİN NİZAMNAMESİ
Yaklaşık sekiz yıl uygulamada kalan 1861 Nizamnâmesi ile maden işletmeciliğinde elde edilen tecrübelerden sonra ve bilhassa 1867’de yabancıların Osmanlı coğrafyasında toprak almalarına izin verilmesinin de etkisiyle 1869’da yeni bir maden nizamnamesi hazırlandı. 1810 Fransız Maden Kanunu esas alınarak kaleme alınan 1869 nizamnâmesinin önceki metne göre daha kapsamlı olduğu doksan maddeye çıkan hacmiyle de ilk bakışta görülmektedir. Bu düzenlemede öncelikle madenlerin tanımı ve sınıflandırması yapılmıştır. 1861 düzenlemesinde Mevadd-ı Madeniye denilen altın, gümüş, demir, kalay, çinko gibi damar veya tabaka halinde bulunan madenler (Asıl Maden) Ma’âdin-i Asliye; yüzeyde dağınık olarak bulunan taş çeşitleri, alaşımlı kum, şaplı toprak gibi daha az hafriyyât ile çıkarılan maden cinsleri ise Ma’âdin-i Sathiye (Yüzey madenleri) olarak adlandırılmıştır. Mermer, alçı ve kireç taşı, kil, porselen toprağı, çanak, çömlek ve lüle yapımında kullanılan topraklar yeni metne dâhil edilmemiştir.
Bu nedenle taş Ocaklarınızda bu mevzuatla, maden sayılmamış, fiili sonucu olarak da toprak mülkiyetine sahip olan, taş ocağını işletmiştir.
Yeni nizamnamenin ilk göze çarpan noktası, 1861’de“müddet-i münasibe”(uygun süre) ifadesiyle belirsiz şekilde bırakılan imtiyaz süresini doksan dokuz yıl olarak belirlemesidir. Tercih edilen ortalama on yıllık imtiyaz süresi Osmanlı madenciliğinin gelişmesinin önündeki engellerden biriydi. Çünkü diğer ticarî faaliyetler ile karşılaştırıldığında edildiğinde madencilikten kısa vadede kazanç elde edilebilmesi -günümüzde olduğu gibi mümkün değildi. Bazen uygun damarı bulabilmek için yıllarca kazı yapmak, yüksek miktarda yatırım yapmak ve beklemek gerekebiliyordu. Masraflarını bir an önce çıkarmak isteyen mültezimler (devlet adına madencilik yapanlar, ruhsat sahibi) alelacele kazı yapmakta ve madeni tahrip etmekteydiler.
Bu nedenle Sadrazamlığın imtiyaz süresini doksan dokuz yıla çıkarması gerçek maden yatırımcısının önünü açacak bir gelişmeydi. Yine aynı çerçevede yabancılara tek başlarına ve kendi adlarına ihalelere girebilme hakkı verilmesi, imtiyaz hakkının diğer mal ve eşyalar gibi başkalarına satılabilmesine veya mirasçılarına imkân tanınması mülkiyet açısından önemli yeniliklerdendi.1869 Nizamnâmesi ile vergi konusu da ele alınarak oluşabilecek anlaşmazlıklar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Buna göre maden hafriyyâtı için tahsis edilen araziden “Resm-i Mukarrer”(Ruhsat harcı) adı ile dönüm başına ve senelik olarak beş para ve bir yılda çıkarılacak cevher hâsılatından ise %1–5 arasında “Resm-i Nisbî” (Devlet hakkı) tahsil edilecekti. Ferman Harcı (Ruhsat Bedeli) artırılarak 50–200 lira olarak yeniden belirlenmişti.
Bu arada ilk defa madenlerin güvenliği ve sağlık koşulları üzerinde durularak madenlerde bir doktor ve eczane bulundurulması zorunlu hale getirilmiştir. Ayrıca kazazede işçilerin ailelerine mahkemenin tayin edeceği tazminatın ödenmesi öngörülmüş, kazayı zamanında haber vermeyenlere veya teknik eksiklikten meydana gelen kazaların sorumlularına da para cezaları verileceği karara bağlanmıştır.
Bu düzenleme ile ilk defa devlet hakkı ve ruhsat harcı kavram olarak düzenlenmiştir. Yabancılara maden işletme hakkıda bu düzenleme ile sağlanmıştır.
Ancak, günümüz için belki de en önemli sayılabilecek düzenleme, maden kazalarında tazminatın kanuna girmiş olmasıdır
1.4. 25 AĞUSTOS 1303 (1887) TARİHLİ MAADİN NİZAMNAMESİ
1869 Nizamnâmesi yürürlüğe girdikten kısa bir süre sonra ihale ve idare alanlarında yaşanan problemleri ortadan kaldırmak için 1873 sonlarında bir komisyon kuruldu. Bu girişimden bir sonuç alınamamış olsa gerek yaklaşık on yıl sonra yeni bir maden nizamnamesi hazırlıklarına başlandı. Aralarında Orman ve Maden Bakanı Bedros Kuyumciyan’ın da bulunduğu özel komisyon önemli gördüğü dokuz noktayı Şûrâ-yı Devlet’e (Günümüz Danıştayı) bildirdi. Bu tespitlere göre imtiyaz sahiplerinin maden bölgesinde kalhâne (maden eritme ) ve fabrika inşa etmeleri teşvik ediliyordu. Maden arazisi ihtiyaca cevap verecek genişlikte, sermaye ve imalatla orantılı olmalıydı. Ayrıca hazinenin kayıplarını engellemek için çıkarılan cevher miktarının tam olarak belirlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle güvenilir memurlar tayin edilerek madenlerin daha sıkı teftişi öngörülüyordu. Maden imalatında kullanılmak üzere ormanlardan ağaç kesilirken bölge halkının ihtiyaçları da dikkate alınmalıydı. Ayrıca beklenen faydayı sağlamayan ve çok uzun olan doksan dokuz senelik imtiyaz süresi kırk seneye indirilmeliydi. Madenlerde istihdam edilecek işçilerin ise yöre halkından seçilmesine özen gösterilmeliydi.
Komisyonda ele alınan ve madenlere tahsis edilecek arazi miktarını ve imtiyaz sürelerini konu alan maddeler daha sonra Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi azalarından bir bölümünün de bulunduğu üst komisyonda ele alındı. Yeni tartışmalarda arazi miktarı ile elde edilecek kazanç arasında bir karşılaştırma yapmanın mümkün olmadığı ileri sürüldü. Çünkü büyük sermaye gerektiren bazı madenlerin arazisi geniş olmakla birlikte, bazen küçük arazileri kapsayan madenler daha verimli olabiliyordu. Eğer amaç geniş arazi parçalarının boş kalmasını önlemek ise maden arazisinden alınan vergi arttırılarak bu kayıp önlenebilirdi. Diğer devletlerde olduğu gibi doksan dokuz sene olarak belirlenen imtiyaz süresinin kısaltılması mültezimlerin yatıracakları sermayeyi tam olarak alamamalarına yol açabilirdi. Bu durum, maden yatırımcılarının piyasadan çekilmesine veya masraflarını kısa zamanda çıkarmak isteyen mültezimlerin madenleri tahrip etmelerine neden olabilirdi. Bununla birlikte büyük sermaye ve hafriyat gerektirmeyen krom ve zımpara gibi yığın halinde bulunan madenler kırk seneden az olmamak üzere ihale edilebilirdi.
Nitekim süre konusundaki komisyon kararı 1887 Nizamnamesinde aynen yer alırken yeni imtiyazlar da bu hükme uygun olarak verildi. Önceki maden mevzuatına göre imtiyaz hakkı alanların da yeni nizamnameye tabi olmaları gerekiyordu. Fakat vergilerin yükseltilmesi itirazlara sebep olacağından bu mültezimlerin yeni düzenleme yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl daha eski hükümlere göre vergi ödemeleri şeklinde bir ara formül bulunarak sorun çözümlendi. Birkaç yıl süren komisyon çalışmalarının tamamlanmasından sonra 7 Eylül 1887 tarihinde Osmanlı Devleti’nin üçüncü Maden Nizamnâmesi resmen uygulamaya girdi.
Dokuz bölüm ve doksan iki maddeden oluşan nizamnamenin ilk bölümünde madenlerin sınıflandırılması ve buna göre imtiyaz süreleri belirleniyordu. Yapılan yeniliklerden biri maden imalatının devamlılığını sağlamak üzere üretimde kullanılan hayvan, her türlü araç gereç ve bir senelik üretim ihtiyacının demirbaş kabul edilerek bunların borç karşılığı hacizlerine izin verilmemesi hükmüdür. Bu hüküm daha sonra maden hukukunun temel prensiplerinden biri olmuş ve güncel mevzuatta da aynen konmuştur. Ayrıca kendi arazilerinde devletten izin almadan maden arayabilen arazi sahiplerinin artık arayacakları madenin cinsini ve arazinin sınırlarını belirterek mahalli idareden onay almaları gerekiyordu. Bu müracaat aynı zamanda madeni ilk bulanın iddiasını ispat etmesini sağladığı gibi, imtiyazı alan kişinin madeni bulana “Mucitlik Hakkı” (Buluculuk hakkı)adı altında tazminat ödemesine de temel teşkil ediyordu. Gerek ruhsata bağlanma ve gerekse güncel mevzuatta yer alan “buluculuk hakkı” böylece tesis edilmiş oluyordu. 1887 Nizamnâmesi mültezimlerin ödeyecekleri vergilere de artış getirdi. Tahsis edilen arazi karşılığı senelik ve dönüm başına 1869’da beş para olan Ruhsat harcı on kuruşa çıkarıldı. Bir yılda çıkarılan cevherden alınan Devlet Hakkı ise bakır, kömür ve simli kurşun gibi kuyu ve mağara açılarak çıkarılan madenler için %1-5 olarak belirlenirken, zımpara, krom, petrol, zift, neft, lüle taşı gibi yığın halinde bulunan madenler için ise %10-20 arasında tahsil edilecekti. Madenin kötü idaresinden ve teknik aksaklıkta meydana gelecek kazalar sebebiyle alınacak para cezaları da ciddi bir şekilde artırılarak 50-100 altın olarak yeniden belirlendi. 1887 Maden Nizamnamesi’nin özellikle Arama bölümüne gelen itirazlar sonucu 1901’de bu kısım değiştirildi. Şahıslara ait arazilerde, çevrede bulunan bina ve diğer yapılara zarar vermeyeceğinin anlaşılması halinde Orman ve Ma’âdin ve Ziraat Nezareti’nin onayı ile keşif kazılarına başlanabilecekti. İstanbul’daki maden hafriyyâtları ister mülk ister mîrî arazide olsun padişahın iznine bağlıydı. Resmi işlemleri tamamlanan ve arama ruhsatı alması uygun görülenler iki ay içinde ruhsatnamelerini almazlarsa haklarını kaybedeceklerdi”
Bu uygulama da temel ayrım Resm-i nisip, güncel deyimi ile devlet hakkında görülmektedir. İkili bir ayrımla kolay çıkarılabilen, yüzeyde ki madenlerin devlet hakkı, yeraltı işletmeciliğine göre düşük tutulmuştur. Burada ki ayrım yapılan madencilik yöntemine göre yapılan ayrımdır. Güncel mevzuatta ise bu ayrım yerine genel olarak maden işletmeciliği yöntemi değil, madenin cinsi ve güncel değeri öne çıkarılmaktadır.
1.5 18 HAZİRAN1901 TARİHLİ TAŞ OCAKLARI NİZAMNAMESİ
İlgili nizamnamenin ilk maddesi nizamname ye kapsamı ile ilgilidir ve sayma yolu ile belirlenmiştir.
Porfiri tipi mermerler, alçıtaşı, kireçtaşı, çakmak ve kaldırım taşı, tüm mermerler, çakıl ve greler, amyant, marn, kil, çimento hammaddeleri, boya için kullanılan topraklar, kaolen ve her türlü killer bu nizamname kapsamına alınmıştır.
Şeklindedir. Bu düzenlemede mermerinde taş ocakları kapsamında değerlendirildiğini görüyoruz.
Bir diğer önemli düzenleme ise
“MADDE 2- Ocaklar hangi nevi arazide zuhur eder ise küşat ve imal etme hakkı o arazi eshabına aittir.”
Şeklindedir. Başka bir ifade ile arazinin mülkiyetine sahip olan, ocağı işletmeye de yetkilidir.
Diğer düzenlemelerde ise, köyün ortak malları ve özellikle meralarda ki faaliyeti için yerel halkın iznine, ormanlarda yapılacak faaliyetlerle ilgili izinin orman idaresine ve askeriyenin arazine 1 km den daha yakın yerler içinde askeriyenin iznine bağlanmıştır.
24. maddede ise “mağara” şeklinde yapılan faaliyetlere maden mühendisinin nezareti şart koşuldur.
Son olarak nizamnamenin uygulanması görevi Orman, Maden ve Ziraat Bakanlığına“ na verilmiştir.
Görüldüğü üzere, maden veya taş ocakçılığı ile ilgili düzenlemeler başlıca iki konu üzerinde değişiklik göstermiştir. Bunlardan birincisi yabancıların ülkemizde madencilik yapabilmesi ile ilgili değişiklikler, bir diğeri ise üretimden alınacak ruhsat harcı, devlet hakkı gibi üretimden devletin alacağı payın belirlenmesine yöneliktir.
2- GÜNCEL MEVZUAT
Güncel mevzuat 26.5.2004, 10.6.2010 ve 4.2.2015 tarihli değişiklikler sonunda taş ocakları sonucu elde edilen ürünler sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Adı geçen ürünler 1.ve 2. Grup maden olarak vasıflandırılmıştır.
Birinci grup madenler:
a) İnşaat ile yol yapımında kullanılan ve tabiatta doğal olarak bulunan kum ve çakıl.
b)Tuğla-kiremit kili, Çimento kili, Marn, Puzolanik kayaç (Tras) ile çimento ve seramik sanayilerinde kullanılan ve diğer gruplarda yer almayan kayaçlar
İkinci grup madenler ise:
a) Kalsit, Dolomit, Kalker, Granit, Andezit, Bazalt gibi kayaçlardan agrega, hazır beton ve asfalt yapılarak kullanılan kayaçlar.
b)Mermer, Traverten, Granit, Andezit, Bazalt gibi blok olarak üretilen taşlar ile dekoratif amaçla kullanılan doğal taşlar.
c) Kalsit, Dolomit, Kalker, Granit, Andezit, Bazalt gibi kayaçlardan entegre çimento, kireç ve kalsit öğütme tesisinde kullanılan kayaçlar.
Şeklinde düzenlenmiştir.
Bu ayrım sonucunda devlet hakkı ise,
a)I. Grup (a) bendi madenlerin valilik veya il özel idaresince belirlenen ve ilan edilen boyutlandırılmış ve/veya yıkanmış piyasa satış fiyatı üzerinden %4 oranında,
b)I. Grup (b) bendi madenlerden %4 oranında,
c)II. Grup (a) ve (c) be
ndi madenlerden %4 (Kaba inşaat, baraj, gölet, liman gibi yapılarda kullanılan tüvenan hammadde dışında bu maddedeki Devlet hakkı boyutlandırılmış fiyat üzerinden alınır.) şeklindedir
16 madde de ise “.I. Grup, II. Grup (a) ve (c) bendi madenler için doğrudan işletme ruhsatı verilir” denilerek arama ruhsatı sürecinden muaf tutulmuş, ancak bu muafiyet mermer için sağlanmamıştır.
Aynı maddenin devamında
“I. Grup (a) bendi madenler için alanlar il özel idarelerince ihale edilerek işletme ruhsatı verilir. İhale edilecek alanlar Genel Müdürlüğün uygun görüşü alınarak belirlenir. Bu madenlerin ihale bedeli büyükşehir belediyesi dışındaki illerde il özel idarelerinin hesabına yatırılır. Özel mülkiyete tâbi alanlar ihale edilemez. Mülkiyet sahibinin kendi mülkiyeti üzerinde ruhsat talep etmesi halinde bir bedel alınmaz. Bu madenler için, özel mülkiyete tabi alanlarda mülk sahibinin izninin alınması halinde büyükşehir belediyesi olan illerde valiliklerce, diğer illerde İl Özel İdaresi tarafından belirlenen muhammen bedelin yatırılmasını müteakip üçüncü şahıslara da ruhsat verilir. I. Grup (a) bendi maden ruhsatlarının alanları 10 hektarı geçemez.” Denilmekte ve ihale makamı MİGEM yerine il özel idareleri gösterilmektedir. Ayrıca alan sınırlaması da getirilmektedir.
Yeni kanunla ilave edilen bir diğer düzenleme ise
“Denizlerdeki kum ve çakıl, SiO2 oranına bakılmaksızın I. Grup (a) bendi maden sayılır ve bu alanlarda 20 hektara kadar ruhsat verilir.
I. Grup (a) bendi madenlerin ihale edilmesi, ruhsatlandırılması, işletilmesi, işletmelerin denetlenmesi ile ilgili usul ve esaslar Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte belirlenir. “
Şeklindedir.
Bu düzenleme ile de alan sınırları genişletilmiş, denizden kum ve çakıl üretimi maden kanunu kapsamına alınmıştır.
3.GÜNCEL MEVZUATIN YORUMLANMASI
Taş ocakları işletmeciliğinin bir madencilik faaliyeti olup olmadığı, gerek uluslararası ve gerekse ulusal maden hukukunun temel tartışmalarından biridir. Maden mülkiyetinin, toprak mülkiyetine bağlandığı hukuki sistemler ile madenlerin devletin hüküm ve tasarrufunda olduğu sistemler ana ayrılık konusudur.
Ulusal maden hukukumuzda ise doğal kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufunda iken; karma bir sistem yolunu tercih etmiş, taş ocaklarının ruhsatını toprak mülkiyetine bağlarken diğer madenler izne tabi kılınmıştır.
Taş ocakları işletmeciliğinin bir madencilik faaliyeti olup olmadığı sorunun çözümü için maden hukukunun ilkelerinden hareket etmek bizi bir sonuca götürebilir.
Maden hukukunun ilkeleri konusunda doktrinde:
1-Madenler bulundukları yerde üretilmek zorundadırlar
2-Madenler yenilenemeyen kaynaklardır
3-Maden hakları bölünemez
4-Maden hakları tekel niteliğindedir
5-İstisnalar temel özelliktir. Görüşü savunulmaktadır.
Konumuzla ilgisi bakımından yukarda sayılan ilkelerden madenlerin yenilenemeyen kaynak olması açısından incelediğimizde, taşların diğer madenlere göre yenilenemeyen kaynak olma niteliği daha düşüktür. Başka bir ifade ile “taş” ,diğer madenlere göre daha çok bulunur. Bu nedenle yenilenememe özelliği diğer madenlere göre daha azdır. Bu açıdan taşın maden niteliği diğer madenlere göre düşüktür. Maden tanımı içinde gri alan içindedir.
Diğer bir ilke olan istisnaların temel özellik olması açısından ise, her maden işletmeciliği kendi başına ayrı bir projedir. Her taşın fiziksel, kimyasal, özelikleri birbirine benzemeyebilir. Oluşumu, yataklanması ve jeolojisi açısından da farklı madencilik veya hazırlama yöntemine ihtiyaç duyabilir. Bu nedenle de tek tip uygulama mümkün değildir.
4-ÖNERİLER
İlkelerden hareketle yapılan çözümde, güncel mevzuatımız genel itibarı ile maden işletmelerinin büyüklüğü açısından ayrım yapmamaktadır(Devlet hakkı hariç). Daimi Nezaretçi, idari para cezaları, projelerin YTK lara yaptırma zorunluluğu, iş güvenliği tedbirleri açısından tek tip uygulamalar söz konusudur. Oysa maden hukukunun da adaleti sağlama görevi vardır. Adaletin temel ilkesi eşitler arasında eşitliktir. Zayıf olanın, güçlünün yanına çekilmesidir. Bu nedenle ulusal madenciliğin de sürdürülebilmesi için de maden hukukunda zayıf veya küçük işletmelerinde korunmasına yönelik tedbirlerin öncelikli olması beklenir.
Bir diğer sorun ise maden işletme projelerinin bilimsel anlamda denetlenmemesidir. MİGEM ve Özel idarelerin denetimi şekil açısından denetimdir. Bu nedenle kamu malı olan madenlerin işletilmesi için hazırlanan projelerin maden bilim kurulunda denetlenmesi gerekir. güvenliği açısından bilimsel uygunluk ve son olarak çevre bakımından bilimsel uygunluktur.
5- SONUÇ
5177 sayılı kanunda taş ocaklarının, maden kanununa dâhil edilmesi ile ilgili gerekçe şu şekildedir:
Günümüzde çimento sanayinin ihtiyacı olan kalker, Puzolanik kayaç ve marn gibi hammaddeler taşocağı ruhsatları ile karşılanmaktadır. Büyük bir gelişme içinde olan bu sektör daha büyük yatırımlar yapabilmek için hammadde ihtiyacını daha güvenilir ve büyük rezervli kaynaklardan karşılamak istemektedir. Kireç sanayi içinde aynı durum söz konusudur. Bu nedenle kalker, Puzolanik kayaç ve marnın maden kanunu kapsamına alınması gerekli görülmüş ve kanunun 2 nci maddesine eklenmiştir. Diğer taraftan dekoratif taşların giderek önem kazanması ve bazı taşların parlatılmadan kullanımının yaygınlaşması nedeni ile kanundaki mermer tanımının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuş ve kesilip parlatılarak kullanma kıstası kaldırılmış ve dekoratif taşlar da bu madde kapsamına alınmıştır. Bu değişiklik sonucunda mermer ve dekoratif taşların inşaat sektöründe kullanımı ile önemli gelişmeler beklenmektedir.
Seramik sektöründe düşük oranlı Al2O3 ihtiva eden killerin kullanımının artması göz önüne alınarak Al2O3 oranının kaldırılması zorunlu hale gelmiş ve tüm sektörlerin kil talebinin karşılanması amaçlanmıştır. Seramik sektöründe, döküm sanayinde ve diğer sanayi kollarında kullanılan kil alanları ile tuğla-kiremit sanayinde kullanılan kil alanlarının çakışması nedeniyle ortaya çıkan sorunları kaldırmak ve tuğla-kiremit sanayi için gerekli kil ihtiyacının karşılanmasında yaşanan güçlükleri ortadan kaldırmak amacıyla tuğla-kiremit kili tasarı kapsamına alınmıştır. Kuvars kumu yataklarındaki SiO2 oranının da % 80’e düşürülmesi zaruret haline gelmiştir.
Diğer taraftan değişik tarihlerde Bakanlar Kurulu Kararı ile Maden Kanunu kapsamına alınmış olan karbondioksit (CO2), turba, alçı taşı (jips, anhidrit), kalsit ile sanayinin önemli hammaddelerinden olan sepiyolit ve huntit madde metnine ilave edilmiş ve 2 nci maddede bilimsel sınıflamalara uygun bir düzenleme getirilmiştir.
“
Ana gerekçenin “…bu sektör (madencilik) daha büyük yatırımlar yapabilmek için hammadde ihtiyacını daha güvenilir ve büyük rezervli kaynaklardan karşılamak istemektedir.” Şeklindedir. Bu gerekçeye katılmakla birlikte, küçük işletmelerin yok olacağı da bir başka sonuç olarak karşımıza çıkacaktır.
Bir diğer sonuç ise, maden mevzuatında değişiklik gerekçeleri olan, yabancıların maden işletmeciliği yolunun açılması ve devletin maden gelirlerinden ayrılan payın tespiti tartışmasının aynen devam ettiği sonucuna varmak mümkündür.
KAYNAKÇA:
Dalsar, F. (1947). Maden ve Madencilik Tarihi. İktisat ve Maliye Dergisi Sayı 45/47.
Göğer, E. (1979). Maden Hukuku. Ankara: Ankara Üniversitesi No:441.
Gülan, A. (2008). Maden İdare Hukukumuzun Ana İlkeleri ve Temel Müesseseleri
Keskin, Ö. (n.d.). Osmanlı Devleti’nde Maden HukukununTekâmülü (1861-1906),. Retrieved Ekim 2015, from dergipark.ulakbim.gov.tr/otam/article/view/500008512
Kübalı, H. N. (1942). Eski Mevzuatımız ve Maden Mülkiyeti. Maarif Vekaleti Derleme Müdürlüğü.
Günay, Ö. (2016) Maden Hukuku, Seçkin Yay
http://www.maden.org. tr/mevzuat/mevzuat_detay.php?kod=60 27.07.2016 tarihinde alındı
https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem22/yil01/ss451m.htm 19.09.2016 da alındı
ı
Son yıllarda bilim ve teknolojide olduğu gibi ,madencilikte de başdöndürücü bilimsel yenilikler ve bunun sonucunda da madencilik teknolojisinde yepyeni değişiklikler oluyor. Arama ile ilgili teknikler geliştiği gibi, elde edilen verilerin değerlendirilmesi yönünde çok büyük gelişmeler oluyor. Üretimde devasa kamyon ve yükleyiciler, patlatma tekniğinde ki gelişmeler hayret verici hale geldi. Üretilen cevherlerin zenginleştirilmesinde yeni tekniklerin yanında , çok daha büyük yatırımlar yapılmakta olduğunu görüyoruz. Yeraltı üretimleri, açık işletme üretimleri ile yarışır hale geldi.
Bu gelişmeler daha fazla kazılacak toprak, daha fazla cevher ve daha farklı maden ihtiyacını doğurdu.
Bunun yanında doğadan daha fazla yararlanma ihtiyacı nedeniyle, madencilik dışında ki diğer doğal kaynaklarda gündeme geldi. Güneş enerjisinden yararlanma, jeotermal kaynaklardan faydalanma ,petrolde daha derinlere inme ihtiyacı doğdu.
Tüm bu faaliyetler doğa ile birlikte değil; doğaya karşı yapıldığı için, çevre düzeni bozuldu,insanın yaşam şartları zorlanmaya başladı.İnsanlar daha temiz bir çevre ve kirlenmemiş bir dünya talep etmeye başladılar.Bunun sonucunda duyarlı insanlardan başlamak üzere, gerek ülkemizde ve gerekse dünyada çok hızlı bir şekilde , kendilerini dolayısıyla çevreyi koruma ihtiyacını ve haklarını talep etmeye başladılar. Uluslararası toplantılarda artık “sıfır büyüme” tartışılmaya başlandı. Bunun dışında “sürdürülebilir kalkınma” uluslararası kalkınma modeli olarak kabul edildi. Artık doğal kaynaklardan ve çevreden faydalanma da, bizden sonraki nesillerinde hakları olduğu kabul edildi.Çevre hakkı bir insan hakkı olarak Anayasalarda ve Mevzuatta yer almaya başladı. “Kirleten öder” ilkesinde, yalnızca kirlenmenin ortadan kaldırılması gereken harcamalar değil,öngörülemeyen risklerinde değerlendirilmesi gereği ile sorumluluk artırıldı. Ülkemizde orman bakanlığı nın ismi, çevre ve orman bakanlığı oldu. Çevre sorunları bir bakanlıkla temsil edilme seviyesine çıkarıldı. Evlerde ödediğimiz su faturalarında kirli su ve atık bedelleri, temiz su bedelini aşar hale geldi.
Her hakkın kötüye kullanılması örneği bu konuda da ortaya çıktı. Kuzey ülkeleri, güneye karşı , çevre haklarını “yeni bir sömürgecilik” aracı olarak öne çıkarmaya başladılar.
Çevre haklarında ki tüm bu gelişmelere karşı, madencilik çevre düşmanı olarak algı yaratılmaya çalışıldı. Maden haklarını geliştirici kayda değer bir uluslararası hukuk girişimine tesadüf edilemedi. Ülkemizde ise, maden teminatları , ruhsat bedeline çevrildi. Maden üretimi yapabilmek için mali yeterlilik talep edildi. Bütün izin sorumlulukları madenci üstüne yıkıldı. İşletme projelerinde ki sorumluluk yetkilendirilmiş tüzel kişilere, faaliyet esnasında ki sorumluluklarda daimi nezaretçiler üstüne yıkıldı. Başbakanlık genelgesi ile tüm izinler başbakanlığa bağlandı. Küçük ve yerel madenci büyük bir hızla madenciliği terk etti veya terk etmek zorunda kaldı. Ülkemizde madencilik, mermer ve doğal taş dışında büyük ölçüde yabancı sermaye ile kurulmuş şirketler tarafından yapılır hale geldi.
Madencilik,Çevre den başka Soma ve Ermenek katliamları başta olmak üzere,insan yaşamına karşı ,insana rağmen yapıldı,yapılmaya devam ediyor.
Bu nedenlerle, hayatın her alanında olduğu gibi,hukukun,sağlığın ve eğitim de olanlar,madencilikte de oldu ve siyasi iradenin emrine girdi.Bunun böyle gitmeyeceği, en azından gitmemesi gerektiğini hem doğanın feryadı ve hemde insanların yakarışlarından anlıyoruz.
O halde yeni bir tip madenciliğe ihtiyacımız var. Mevcut madenciliğe karşı sunabileceğimiz alternatif madencilik konusunda söyleyeceklerimiz olmalı.
Bu konuda, yasama organının görüşü şu şekildedir:
TBMM Madencilik Sektöründeki Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis araştırması komisyonu raporu Mayıs 2010 da :
Çevre Duyarlılığı ve Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışının Geliştirilmesi başlığı altında:
”Son yüzyılda büyük bir hızla artan dünya nüfusu, her türden doğal kaynak üzerinde
baskı oluşturmuş, doğanın kendini yenileme gücünü tehdit etme noktasına ulaşmıştır. Hava su
gibi doğada bol bulunduğu düşünülen kaynaklar dahi günümüzde varlık ve kalite sorunları
nedeniyle insanlığın endişe kaynağı hâline gelmiştir. Özellikle kendini yenileyemeyen
kaynaklar olan madenler açısından durum daha da endişe vericidir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyanın gündemine giren bu konu,günümüzde insanlığın en temel ortak sorunlarından birisi hâline gelmiş durumdadır.
Uluslararası düzeyde duyarlılığın her geçen gün arttığı gözlenmektedir. Duyarlılık artışına paralel olarak da, başta Birleşmiş Milletler öncülüğünde olmak üzere uluslararası tedbirler geliştirilmeye, aksine tutum ve davranışlar karşısında ortak tavır alınmaya çalışılmaktadır. Bu durum dikkate alınarak, gerek toplumsal ve gerekse sektörel bazda çevre duyarlılığının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Doğal olarak, çevre ile doğrudan etkileşim içinde olan madencilik açısından durum daha da kritiktir. Bu nedenle, başta sektör mensupları arasında olmak üzere toplumsal çevre bilincinin geliştirilmesi, madencilik sektörünün öncelikli sorunları arasında yer almalıdır. Bilinçlendirme çabasının da ötesinde, çevre sorunlarıyla ilgili olarak sektörel yapılanma içinde iç denetim mekanizmalarının geliştirilmesi, sorunlar ortaya çıkmadan önleme konusunda gayret gösterilmesi bir diğer önemli gerekliliktir.”
Saptaması ile sürdürülebilir kalkınmanın ulusal maden politikasında varlığı dile getirilmişti.
Aynı konu ile ilgili olarak,Maden Mühendisleri odasının 2002-2010 Madencilik Sektörü raporu’nda
“Çevre faktörü gözardı edilerek madencilik faaliyetlerinin yürütülmesi, içinde bulunduğumuz yüzyılda mümkün değildir. Madenciliğin çevreye etkileri yadsınamaz. Ancak, madencilik sektöründe, çevre dostu teknoloji ve yöntemlerin kullanılması, madencilik süreçlerinde ya da sonrasında çevrenin korunmasına ve yenilenmesine yönelik önlemlerin alınması, sektörün gelişimini engellemeyecek, aksine genel anlamda sektörün gelişimine yönelik katkıyı yapacaktır.” Denmekte idi.
Yürütme organın konu ile görüşü ise,Enerji ve tabii kaynaklar bakanlığının,ilgili kanunda madencilikle ilgili politikalarını açıklamak üzere hazırlanan metinde açıklanış olup şu şekildedir.:
“Enerji ve tabii kaynaklar alanlarında, ülkemizi bölgesinde liderliğe taşımak vizyonuyla hareket eden ETKB, enerji ve maden kaynaklarını verimli, etkin, güvenli, zamanında ve çevreye duyarlı şekilde değerlendirerek dışa bağımlılığı azaltmayı ve ülke refahına en yüksek katkıyı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu temel amaç bağlamında, madenlerin bulunabildiği yerlerde çevre-ekonomi dengesini gözeterek bunların kullanılmasını benimsemiştir. Aynı zamanda madencilikte kullanılan alanların rehabilite edilerek ekosisteme kazandırılmasını,sektörde bertaraf ve arıtma teknolojilerinin gelişmesini, madenciliğin sürdürülebilir kalkınma prensiplerine uygun bir faaliyet dalı olmasını amaçlamaktadır.” Dendikten başka “… Bu kapsamda, 2015 yılına kadar madencilik piyasasında faaliyet gösteren 10 bin maden işletmesinin çevreye uyum planlarının denetiminin yapılması,” ında amaçlandığı anlaşılmaktadır“
Gerek siyasi iradenin açıklaması ve gerekse sivil toplum kuruluşu olan Maden Mühendisleri Odasının açıklamalarının ortak olduğu çevre haklarının yok sayılarak madencilik yapılmasının artık mümkün olmayacağı sonucuna varılmaktadır.
Konu ile ilgili hukuki yorum ise şu şekilde yapılabilir.Madencilik faaliyeti hakları ile çevre haklarını karşılaştırmak gereği de doğabilir.Hukuk öğretisinde haklar ile ilgili sınıflama yapılmak istendiğinde Kamu hakları ile özel haklar ayrımı yapılmakta ve daha sonra özel haklarda kendi içinde mutlak haklar ve nisbi haklar ayrımına tabi tutulmaktadır .
Mutlak haklarla , hak sahibine en geniş yetkiler veren,sahibi tarafından herkese karşı ileri sürülebilen haklardır. Nisbi haklar ise, mutlak haklar gibi herkese karşı değil,ancak belli bir kişiye veya belirli kişilere karşı ileri sürülebilen haklardır.
Anayasamızda . Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması başlıklı Madde 56 da
“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. “
Kuralının açık düzenlemesi karşısında “sağlıklı çevre” ve “insan” birlikte anıldığından çevre hakkının yaşama hakkı ile birlikte temel ve mutlak bir hak olduğu sonucuna varmak mümkündür.
Madenlerle ilgili düzenleme ise, Anayasa kaynak maddesi 168 de Ekonomik düzenlemeler bölümü içinde ele alınmış ve
“Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir.”
Şeklindedir. Bu maddeden de anlaşılması gereken madenlerin işletilmesi özel sektörce yaptırıldığı varsayımı ile bir kamu hukuku ,ancak nisbi bir hak olduğudur. Devlet ile ruhsat sahibi arasında ki bir ilişkinin sonucu olduğunu anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak madencilik faaliyetinden doğan hakları savunabilmek için, çevre hukuku gibi bir temel ve mutlak hakka karşı savunulma gereği vardır.Çevre hakkı ,madencilik hakkından hiyerarşik olarak daha üstte bir hak çeşididir.
Bu nedenle, madencilik, ancak çevre ve insanın izin verdiği oranda yapılabilir.
O halde, maden mühendisliği açısından, yapılan projelerin mutlaka öncelikli olarak çevre haklarına saygılı hale getirilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, projenin ekonomik olup olmayacağı konusunda yapılacak değerlendirme de çevre hakları konusunda yapılacak yatırımın da dahil edilmesi gerekir. Çevre kanununda ki düzenleme ile çevre hakkı herkese ödev ve sorumluluk yüklediği için, projenin yapılmasını ve uygulanmasını sağlayan maden mühendislerininde bu ödev ve sorumluluğa uygun projeler hazırlaması gerekir.
Hukuken yapılması gereken ise, çevre hakkını da amaç edinmiş,işci sağlığı ve iş güvenliğini başka kanunlara bırakmadan, arz güvenliğini de içerecek şekilde yeniden düzenlenmesidir.Bilindiği gibi mevcut maden kanunumuzun 1 numaralı amaç maddesi:
“Madde 1 – Bu Kanun madenlerin aranması, işletilmesi, üzerinde hak sahibi olunması ve terk edilmesi ile ilgili esas ve usulleri düzenler.” Şeklindedir. Düzenlemenin hangi ilkelere bağlı kalarak yapılacağı belirsizdir.
Bu konuyu pekiştirmek için Alman Maden Kanunu Kanunu aynı maddesi ile karşılaştıralım. (2013 yılı değişikliğini içerir)
Alman Maden Kanunu Amaç
Madde 1.
1. Maden kaynaklarını, bulundukları bölgenin özelliklerine dayalı olarak, arama-bulma, çıkarma ve işleme faaliyetlerini düzenlemek ve destekle¬mek suretiyle maden kaynaklarına ilişkin arz güvenliğini sağlamak; re¬zervleri, araziye ve toprağı, iktisatlı ve ihtimamlı davranarak korumak.
2.Madende ve madenciler için güvenliği sağlamak.
3.Cana, sağlığa veya üçüncü kişilere ait mallara yönelik tehlikelere karşı tedbirleri takviye etmek ve geliştirmek; zararları tazmin etmek. “
Şeklindedir.
Burada da açık olarak görüleceği üzere, Alman Maden Kanunu arz güvenliğinden ,iş güvenliğine kadar ve üçüncü kişilere verilen zararlara kadar ,doğrudan idarenin sorumluluğunu üstlenmiştir.
Bundan başka, maden hukuku tarihinde tesadüf ettiğimiz 1942 tarihli maden kanunu da ilginçtir. Konu ile ilgili bazı hükümler şöyledir:
Bu kanunun 11. Maddesi ilginçtir ve orijinal metin şu şekildedir:
“Madde 11 – Madenlerin içinde ve dışında istihdam edilenlerin işletmeden dolayı uğrayacakları kazalarda yaralananlara veya ölenlerin mirasçılarına hata ve kusur aranmaksızın aşağıdaki esaslara göre tazminat verilir: A) Kazaya uğrayarak ölenlerin mirasçılarına veya çalışma kabiliyetini tamamen kaybederek malul kaldıkları hekim raporuyla tespit edilenlere verilecek ilk tazminat 500 liradır. B) Kazadan yaralananlardan çalışma kabiliyetini kısmen kaybettikleri hekim raporiyle tesbit edilenlere verilecek ilk tazminat 100 liradır. A ve B fıkralarında yazılı tazminat mahkeme kararına hacet olmaksızın maden işletenler tarafından derhal ödenir. Kat î tazminat A ve B fıkralarında yazılı miktarlardan aşağı olmamak üzere hata ve kusur aranmaksızın mahkemece tâyin edilir. Mahkeme iki tarafın intihabedeceği birer ve mahkemenin seçeceği bir kişiden mürekkep bir vukuf ehli raporu üzerine bu miktarları tâyin eder. Yukarıdaki fıkralarda yazılı tazminat hiçbir vergiye tabi değildir encinin ücretsiz istifadesine sunulmuştur.” Böylesine bir hüküm, bundan sonrası maden kanuna bir daha girmemiş ve maden çalışanları ile ilgili hükümler, maden kanunun dışında düzenlenmeye çalışılmıştır.(İş Kanunu 1936 yılında çıkmıştır) (Md: 9) İşletme ruhsatında ki madenler kiraya verilemez (Md: 19) Devlet hakkı cirodan ve üretilen madenin yerindeki kıymeti üzerinden %1 olarak alınır (Md: 20)
Bu bölümün sonucu olarak, gerek Avrupa örneğinde ve gerekse geçmiş tarihimizde, madende çalışanlarla ilgili hükümlerin maden kanununda yer aldığını, ancak güncel mevzuatta madende çalışanlarla ilgili mevzuatın iş kanunu (4857 sayılı kanun) veya işci sağlığı iş güvenliği (6331 kanun)mevzuatı ile maden kanunundan farklı kanunlarda düzenlendiği görülmektedir.
Sonuç olarak, yukarda belirtilen nedenlerle, maden kanununda çevre ve insan temelli yeni bir tip madenciliğe ihtiyaç vardır.
Mühendislikler içinde en zoru ve cefalısı elbette ki maden mühendisliğidir. Maden mühendisi çoğu zaman teknik görevlerinin yanında, idari görevleri de yapmak zorunda kalmaktadır.Bu nedenle kimi zaman işveren gibi davranmak zorunda kalır; İş kanunu çerçevesinde bu davranışlarında açıklanması gerekir. Bu nedenle iş kanununda yer alan tanımlar kısmında maden mühendisinin yeri tespit edilmeye çalışılacaktır.
1.1 Tanımlar :
İş kanunda maden mühendisinin yerini tespit edebilmek için tanımlar kısmında yer alan ikinci maddeye baktığımızda:
Madde 2 – Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.
Şeklinde tanımlandığını görürüz. Kanunun bu hükmü gereği işçi,işveren ilişkisinden bahsedebilmek için, bir iş sözleşmesinin varlığı şarttır. O halde, iş sözleşmesi nasıl kurulur sorusuna cevap arayalım.
1.1.1 İş sözleşmesi:
İK Madde 8 – İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.
Şeklindedir.Bu tanımdan çıkardığımız sonuca göre de ,iş sözleşmeleri,iş hukuku öğretisinde de kabul edildiği üzere iş görme,ücret ve bağımlılık unsurlarından oluşur. İşgörme gerçek bir kişinin ekonomik bakımdan iş olarak değerlendirilebilen her türlü çalışmasıdır. Bedensel,düşünsel,teknik,sanatsal ve bilimsel v.b. olabilir. İkinci olan unsur ücrettir. İş görme karşılığında işçi ve işveren arasında kararlaştırılan ve işçiye ödenmesi gereken maddi ve nakit değerdir.Bağımlılık unsuru ise, işçinin, işverene bağlı olması şeklinde anlaşılmalıdır. Çalışma faaliyeti işverenin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Ancak bu bağımlılık, iş görme veya iş ilişkisi ile sınırlıdır. Bu sınırları aşamaz.O halde, maden mühendisinin de bir sözleşmeye dayalı olarak, karşılığında ücret aldığı ve işverene bağlı olarak çalıştığı her hizmet iş kanununu kapsamındadır.
BK 394/1 “İş sözleşmeleri,Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tabi değildir.” Hükmünün devamı olarak yorumlanabilecek İK 8/2 “Süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur” kuralı ile açıklanmaktadır.
Kural olarak yazılı yapılması gerekmez, sözlü de yapılabilir. Ancak bir yıldan daha uzun süreli iş sözleşmelerinin yazılı yapılması zorunluluğu vardır.
1.1.2 . İşveren vekili
Ancak maden mühendisi çoğu zaman işçiye talimat veren, iş organizasyonu yapan ve işveren gibi davranandır. İş kanunun da tanımlara göre hem işçi,hem de işverendir.Bu durum iş kanunu 2/4 de
İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir.
İşveren vekili sayılabilmek için iki unsur gerekir: Bunlardan birincisi,işveren adına hareket etmek,diğeri ise işin ve işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev almaktır. Formen,ustabaşı,vardiya amiri, iş güvenliği uzmanı, proje müdürü,şantiye şefi,şantiye şef yardımcısı ,ticaret şirketlerinde genel müdürler (murahhas üye hariç) ve müdürler bütün bunlar tümüyle bireysel iş hukuku anlamında işveren vekilidirler.
Ancak işçi ve işveren vekili arasında ki ilişki bir yetki ilişkisidir. Dolayısıyla işveren vekili, işveren tarafından verilen yetki sınırları içinde sorumludur. Ancak, İş Hukukunda işveren vekili bakımından asıl olan, dayanağını iş sözleşmesinde bulan temsil yetkisidir. Temsil yetkisinin verilmesi herhangi bir şekle bağlı değildir. Temsil yetkisi iş sözleşmesinin yapıldığı sırada ya da iş sözleşmesi devam ederken verilebilir. Temsil yetkisi ister açık ister örtülü olarak verilsin çalışma koşulu halinde geldikten sonra geri alınması ancak İş Kanunun 22.maddesi çerçevesinde yapılabilir. Temsil yetkisi alınmadan yapılan işlemlerden Borçlar Kanunun 32/1 ve 4857 sayılı İş Kanunun 2/4. maddesi uyarınca işveren sorumlu olamaz. İşverence verilen temsil yetkisi, işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev almayı kapsamalıdır. Yönetimde bir görev verilmemiş ise salt temsil yetkisine sahip olmak “işveren vekilliğini doğurmaz. Örneğin, bir işçiye sadece bankadaki paraları çekme veya noterde işlem yapmak için verilen vekâletname tek başına o işçiyi “işveren vekili” yapamayacaktır. Temsil yetkisi ve yönetimde görev almak, işveren tarafından işveren vekiline yöneltilmelidir. Ayrıca, yönetimde görev almak, işin, işyerinin veya işletmenin bütününe yönelik olabileceği gibi, kısmi de olabilir. Sendikalar kanununa göre de yukarda sayılan tüm görevliler işci sendikalarına üye olabilirler. Sendikalar kanununa göre işveren vekili olupta, işveren sayılanlar, işletmenin bütününü yönetenler ve STİK’nun 39/7 fıkrası uyarınca “toplu iş sözleşmelerine işvereni temsilen katılan işçiler toplu sözleşmeden yararlanamaz. Bu nedenle sendikalar kanununa göre iş sözleşmesine göre çalışıyor olmasına rağmen, işci işletmenin bütününü yönetiyorsa işveren sayılırlar.
1.1.2.1 İşveren vekili (Maden Müh) ile işçi arasındaki ilişki (işçi-işçi ilişkisi)
İşveren vekili olarak yetkilendirilmiş maden mühendisi ile diğer işveren vekilleri ve işciler arasında ki ilişkiler bir işçi –işçi ilişkisidir. Bu ilişkiler işveren tarafından düzenlenmiş olmalıdır. Çünkü, her ikisi de işverene bağımlıdır, bunun sonucu da bu ilişkilerin işveren tarafından düzenlenmesi gereğini doğurur. Ancak işveren vekilinin yetkisi çerçevesinde,işciye işverenle eşit düzeyde talimat verme yetkisi kaçınılmazdır. İşveren vekilinin yetkisi içinde ki talimatı,işçi için ,işvereninin verdiği talimatla eşit düzeydedir. Her ikisi de işverene karşı iş görme borcu nedeniyle sorumludurlar.
Her iki grupta çalışanında işverene karşı, iş hukuku çerçevesinde hakları vardır. Başka bir deyişle işveren vekilinin de,işçinin de iş kanuna göre ücret isteme,fazla mesai,ücretli izin varsa kıdem tazminatı ,kötü niyet tazminatı,sendikal tazminat,iş güvencesi tazminatı v.b. hakları yönünden ve talep edilebilme bakımından eşittir.
Sorumlulukları ise, işveren vekilinin,işverenle;işçinin de işverenle yaptığı sözleşmelere göre ayrı ayrı sorumluluğu vardır.Maden mühendisinden beklenen iş görme borcu ,onun işverenle yaptığı sözleşme ile belirlidir. Tekrar etmek gerekirse iş görme,ücret ve bağımlılık unsurları burada da kurucu unsurdur. İşveren vekili (maden mühendisi) ve işçi arasında ki ilişki ücret karşılığında ve işverenin düzenlediği şekilde işi yapmak,karşılığında da ücret almaktır. Birlikte aynı amaç için çalışan işçiler /işveren vekilleri arasında ki ilişkiler işveren tarafından belirlenmelidir.
1.1.2.2 İşveren vekili (maden mühendisi) ile işveren arasındaki ilişki (işçi-işveren ilişkisi)
Bu ilişkinin temeli bireysel iş hukukuna göre, iş akdidir. Olası anlaşmazlıklar iş hukukuna göre çözümlenir. Burada genel ilke dürüstlük kuralıdır.Her iki tarafında dürüst davranması beklenir. İş hukukunda dürüstlük kuralının yorumunda ise, “İş ilişkisi içinde işçinin,ekonomik ve kişisel bakımından bağımlı ve güçsüz durumda bulunması hem iş hukukunun doğumuna hem de bu hukuk dalının ayrı bir hukuk disiplini olarak gelişmesine yol açmıştır. Günümüzde yasama organı bu nedenle işçi-işveren arasında zayıfı korumak amacı ile düzenleme yapmaktadır. Bu nedenle dürüstlük kuralı,zayıfın korunması amacına hizmet etmelidir.
2.MADEN MÜHENDİSİNİN İŞ KANUNUNUNA GÖRE KARŞILABİLAŞABİLECEĞİ YAPTIRIMLAR
2.1 İdari yaptırım
İdari para cezası kavramı:İdari para cezaları, idare tarafından,idare hukuku usullerine göre, araya bir yargı kararı girmeksizin kararlaştırılıp uygulandıklarından bir idari işlem niteliğindedir.
İdarenin yaptırım uygulama yetkisi ve idari yaptırımlar mutlaka önceden yasayla öngörülmüş bulunmalı ve idarenin kararına karşı yargı organı önünde itiraz hakkı tanınmalıdır. Bu genel ilkelerden hareketle, işveren vekiline uygulanabilecek idari para cezasının kaynağı aşağıda ki kanun maddeleri olabilir.Başka kanunlarda benzer şekilde kanunda açıklandığı şekilde uygulanabilir.
a) İşyerini bildirme yükümlülüğüne aykırılık,
b) Eşit davranma ilkesine aykırılık ,
c).Geçici iş ilişkisi düzenlemesine aykırılık,
d) İşciye belge verme zorunluluğunu ihlal ,
e).Çalışma belgesi vermeme veya yanlış düzenleme ,
f) Toplu işçi çıkarma ile ilgili hükümlere aykırılık ,
g) Ücret ile ilgili hükümlere aykırılık ,
Bu idari para cezalarını düzenleyebilecek idari kurumlar ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüğü ile ilgisine göre Türkiye İş Kurumu İl Müdürlüğü’dür.Bunun dışında ki idari kurumlar iş kanununda yer alan bu idari pera cezalarını düzenleyemezler.
Madde 108 –
Bu Kanunda öngörülen idari para cezaları, 101 ve 106 ncı maddelerdeki idari para cezaları hariç, gerekçesi belirtilmek suretiyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürünce verilir. 101 inci ve 106 ncı maddeler kapsamındaki idari para cezaları ise doğrudan Türkiye İş Kurumu il müdürü tarafından; birden fazla ilde işyerleri bulunan işverenlere uygulanacak idari para cezası ise işyerlerinin merkezinin bulunduğu yerdeki Türkiye İş Kurumu il müdürünce verilir ve genel esaslara göre tahsil edilir. 106 ncı maddeye göre verilecek idari para cezası için, 4904 sayılı Kanunun 20 nci maddesinin (h) bendindeki tutar esas alınır.
İdari işlem olan para cezalarına karşı itiraz mümkündür. Uygulanan idari para cezasının iptali süresi içinde istenebilir.
2.2 Cezai yaptırım
Çalışma yaşamını düzenleyen kurallara aykırı hareket halinde uygulanacak ceza yaptırımlarını inceleyen hukuk dalına sosyal ceza hukuku denir. Sosyal ceza hukuku normları idari yaptırımlar gibi önleyici ve caydırıcı özellikleri ile iş hukukunun etkinliğinin, fiilen uygulanmasının sağlanmasında önemli araçları oluştururlar
Madencilik sektörü de ,içerdiği yüksek risk nedeniyle, sık sık iş kazası sonucu ölümler ve yaralanmalarla karşılaşmaktadır.Bunun sonucuda, şantiye veya işletme de en kolay erişilebilir kişi maden mühendisi olduğu içinde, her zaman bu suçlamalarla karşılaşmaktadır.
Ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan,iş kazalarında kusurlu işveren vekili de suçlu duruma düşebilir. Bu nedenle karşılaşabileceği cezalar TCK 85-89 maddeleri kapsamındadır.
İş kazası sonucundan yaralama meydana gelmişse 89, ölüm meydana gelmişse 85 nedeniyle yargılanma sonucunu doğuracaktır.
İşveren vekili Maden Mühendislerinin karışabileceği diğer ceza konusu maddeler ise:
TCK m: 117 İş ve çalışma hürriyetini ihlal ,
TCK m: 118 Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi
TCK m: 122 İşe almada ayrımcılık yapma
3.3 Hukuki yaptırım
İşveren işçiyi gözetmek zorundadır. İşveren gözetme borcu gereği işçinin kişiliğini korumak,onun kişilik haklarına saygı göstermekten sorumludur. İşçinin kişiliğinin korunması,onun yaşamının,sağlığının,bedensel ve ruhsal bütünlüğünün,şeref ve onurunun,kişisel ve mesleki saygınlığının,ahlaki değerlerinin,özel yaşam alanın ,genel olarak özgürlüğünün korunmasını içerir.
İşveren iş sağlığı ve güvenliği önlemleri almak zorundadır. Bunun hukuki dayanağı,
İSGK 4. maddesi ve Borçlar Kanunu 417/2 : İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.
Gerek Borçlar Kanununa ve gerek İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’na göre işverenlerin almak zorunda kalacağı önlemlerin neler olacağı bilim ,teknik ve tecrübenin o anda ulaştığı duruma ve düzeye göre belirlenir. Başka bir deyişle işverenler bilimsel ve teknik ilerlemeler sonucunda ortaya çıkan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini sürekli izlemek ve bunları işyerlerinde zorundadırlar. İşveren ekonomik ve mali durumunu yetersizliğini ,işyerini yeni açmış bulunması nedeniyle tecrübesizliğini,bilimsel ve teknik ilerlemeler konusunda ki bilgisizliğini yeni yöntemlerin izlenmesinin ve uygulanmasının özel uzmanlık gerektirdiğini,benzer işyerlerinde bu iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz.
İşveren iş güvenliği önlemlerini alma borcunun yerine getirilmesini bir yardımcı kişiye bırakmışsa,kendi kusuru olmasa bile yardımcı kişinin davranışından doğan zararlardan Borçlar Kanunu 116. maddesine göre kusursuz sorumlu olur. Bu nedenle işverenin sorumluluğu kusursuz sorumluluğa yakındır.
İşveren vekili Maden Mühendisinin sorumluluğunu ise iki unsurla açıklamak gerekir. Birincisi, kazaya neden olan davranış mühendisin yetki alanında mıdır ? İkincisi de kazaya neden olan ihmal(kusur) ,mühendisinden mi kaynaklanmaktadır ? Mühendisin kusurundan bahsedebilmek için , bu iki unsurun birlikte olması aranır. Bu ikisinin varlığı halinde mühendisin kusurundan bahsedilebilir, Bu nedenle de tazminat ödemek zorunda kalabilir. Bunlardan herhangi biri somut olayda mevcut değilse, mühendisin tazminat ödemesi söz konusu olamaz.
3.3.1 Rücu davaları:
Yargıya oldukça fazla intikal edenler özel hukuk davalarıdır. Davalar, iş kazası nedeniyle ölen veya yaralanın işçinin SGK tarafından sigortalılığı nedeniyle, sigorta kurumu tarafından ödenen nakdi ödemelerin ,ilgilisinden rücuan tahsili ile açıklanmaktadır. Başka bir ifade ile iş kazasında yaralanan veya ölen işçiye veya yakınlarına , SGK kanunu nedeniyle,SGK tarafından bir tazminat ödenmişse, SGK ödediği tazminatı sorumlu olan kişilerden tahsil talebi ile dava açmaktadır. Ödediği parayı kusuru nedeni ile sorumlu olandan istemektedir.
Kural olarak işveren vekilinin, hukuk davalarında sorumluluğu yok ise de, işveren vekilinin SGK nın ödediği zarara neden olan ,fiilde kusuru var ise, tazminatla sorumlu olacaktır.
Örneğin SGK 100.000 Tl ödemiş,hukuk davasında kusur oranları işveren vekili 2/8, işveren 6/8 ise işveren vekili 200.000 TL, işveren ise 800.000 TL den sorumludur.
Bu konu sorumlulukla ilgili olup, mahkemeler alacaklıyı (SGK) yı güçlendirebilmek için müteselsil sorumluluk şeklinde hüküm kurmaktadırlar. Bunun sonucunda da SGK alacağını kimden daha kolay tahsil edebilirse ona, veya hem işveren vekiline ve hem işçiye takip yapmaktadırlar. Eğer işveren bir şeklide borca batıksa, ödeme güçlüğü çekiyorsa, bu halde SGK işveren vekili maden mühendisinden paranın tamamını tahsil etmektedir.
Bundan sonra ise maden mühendisi kusuruna karşılık olandan fazlasına ilişkin ödemeyi, işverene yönelmektedir. Bu şekilde mağdur olmuş arkadaşımızın sayısı bir hayli fazladır.
Bu nedenle, açılmış davaların mutlaka takip edilmesi ve bunun avukat aracılığı ile yapılması tavsiye edilir.
Sonuç olarak, bir iş kazasında maden mühendisi,yetkisi içinde kusuru olduğunda ilk olarak ceza davasının sanığı olmaktadır, ikinci olarak da zarar gören tarafından açılacak tazminat talepli davanın davalısı konumunda olmaktadır.
Son olarak ,ceza davasında görülen davada tespit edilen kusur oranları, özel hukuk davalarında ki kusur oranlarının da aynı olacağı sonucu çıkarılamaz.
Yukarda verilen bilgiler genel bilgiler olup, her somut olay için farklı yorumlar yapılabilir. Bu tür sorumluluklardan uzak kalabilmek ve iş kazalarını önleyebilmenin bir yolu da, koruyucu hukuk diye anılan, iş kazası olmadan tedbir almak ve hukuken korunabilecek şekilde davranmaktır.
Maden hukukunun, madencilik faaliyetlerinin içerdiği özellikler nedeni ile diğer hukuk düzenlemelerinden farklı özellikler içermektedir.
Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:
Madenler bulundukları yerde üretilirler:
Diğer sanayi ve ekonomik faaliyetlerde, faaliyetin icra edileceği yer konusunda farklı alternatifler rahatça bulunabildiği halde, madencilik madene bağlıdır, doğal kaynağın bulunduğu yerde yapılma mecburiyeti vardır. Bu özelliğin açıklanması konusunda Prof Dr Aydın Gülan ise “ Maden tanımı ve niteliği gereği ender (sınırlı), gerekli bir maddedir ve ancak bulunduğu yerden çıkarılması mümkündür. Bu çıkarma galeri açmak veya üzerinden toprağı almak sureti ile olsun, sonuçta mutlaka madenin bulunduğu yerden toprak üzerine çıkarılması bir vakıadır. Belirtmek gerekir ki, aynı cins madende olsa başka bir yerde bulunan maden artık “farklı” bir kaynaktır. Dolayısıyla bulunmuş olan bir madenin ona duyulan ihtiyaca göre, değerlendirme mümkün olsa bile üretilecekse ancak bulunduğu yerde üretimi mümkündür.
Bu durumun birçok çatışma oluşturması mümkündür. Madenin bulunduğu yer, her zaman maden çıkarmaya “hazır halde” bulunmaz. Üzerinde başka faaliyetler yapılmakta olabileceği gibi, orman, turizm gibi çeşitli kamu yararı görülen çeşitli faaliyetler için kullanılıyor da olabilir. Esas bu özelliği dolayısıyla çatışmayı kaçınılmaz kılan durum, çoğu zaman madenin çıkarılması ile madenin bulunduğu yerde yapılmakta olan faaliyetin bağdaşmaz, bir arada olmaz nitelikte bulunmasıdır. Bu durumda madeni çıkarmak ile diğer faaliyeti devam ettirmek arasında bir tercih zorunluluğu ortaya çıkarmaktadır .”
Madenler arasında da bulunduğu yerde çıkarılması özelliği açısından farklı nitelikleri olan madenlerin olması da kaçınılmazdır. Örneğin bir taş ocağının veya kum, çakıl işletmesinin bulunduğu yerde çıkarılması özelliği, kurşun-çinko madenin bulunduğu yerde çıkarılması özelliği bakımından aynı hassasiyette olamaz. Bu nedenle üstün kamu yararı açısından değerlendirmede veya mülkiyetle çatışma halinde bulunduğu yerde çıkarılması özelliği her madende eşit şekilde etki doğurmayabilir.
Madenler yenilenemeyen kaynaklardır.
Madenler tükenen doğal kaynaktır. Üretilen madenin aynı hacminde aynı madenin tekrar bulunma ihtimali yoktur. Tüketildiğinde sonlanırlar. Yenilenme ihtimalleri yoktur. Bu nedenle, bizden sonra ki nesillerinde kullanıma bırakılması gerekir. Doğal kaynaklar yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynak olarak da sınıflandırılmaktadır. Rüzgâr, Jeotermal kaynaklar yenilenebilir kaynak iken, petrol ve maden yenilenemeyen kaynaklardır. Nitekim 5346 sayılı kanun yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun’un 3 maddesinin 8 fıkrasında “Yenilenebilir enerji kaynakları (YEK): Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biokütle, biokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynaklarını, … İfade eder.” Şeklindeki düzenleme ile madenleri tanım dışında bırakmıştır. Bu nedenle de hukuken de madenlerin yenilenemeyen kaynak olduğu sonucuna varmak mümkündür. Nitekim doktrinde de aksi görüşte olana tesadüf edilmemektedir. “Madenler, diğer tabii servet ve kaynakların birçoklarından farklı olarak, yararlanılmakla tükenir niteliktedir” Ayrıca Anayasa Mahkemesinin kararında “ Madencilik sektörünü diğer sektörlerden ayıran bazı önemli özellikler vardır. Bu özelliklerin başında madenlerin tabiatta bulunan miktarlarının belli olması ve tükendikten sonra insan eliyle yeniden üretilememesi gelir.” Saptaması ile aynı görüş tekrarlanmaktadır.
Bu sonuç, kamu mallarından yararlanma usulleri konusunda ki, kamu mallarından yararlanırken onun aynına zarar vermeme, onu tüketmeme ilkesi ile çatışır. Madeni üretmek zorunluluğumuz nedeni ile yenilenebilir kaynaklardan daha özenli, daha dikkatli ve madenin kaybına neden olmayacak şekilde üretilmesi ilke edilinebilir. Bunun sonuçları açısından incelediğimizde ise, madenin bizden sonra ki nesillerinde kullanımına bırakmak gerekir. Sürdürülebilir kalkınma ya da madencilik özelinde sürdürülebilir madencilik açısından kaynağın kaybına neden olmayacak tedbirleri almak ve maden hukukunda bunu da sağlamak gerekecektir.
Konu ile ilgili bir diğer tartışılması gereken konu, maden üretimi bu nedenle sınırlandırılmalıdır. Elbette ki bu konu bir ulusal planlama ve ortak iradenin sonucunda karar verilebilecek niteliktedir. Ancak bu soruya verilecek cevap siyasi, hukuki, sosyolojik veya ekonomik nedenlerle farklı karşılık bulabilir ise de; sonuç olarak bilimin sonuçları bizi doğru sonuca götürebilir. Tükenebilirlik özelliği, bizi bir sonuçtan her zaman uzak tutmalıdır. O sonuç her ne olursa olsun üret, ne kadar çıkarabiliyorsan o kadar çıkar görüşüdür. Maden işletme ruhsatlarının ayrılmaz parçaları olan işletme projeleri bu bakış açısı ile değerlendirilmeli ve mutlaka üretime bilimsel ölçülerde sınır getirmelidir.
Anayasa Mahkemesi’nin “”…Devletin arama ve işletmeyi süresinde gerçekleştirememesi sonucu özel teşebbüs de devreye girmektedir. Amaç, millî servetin işletilmesini ve millî gelirin artırılmasını bir an önce sağlamaktadır.”
6309 sayılı Maden Yasası’nı yürürlükten kaldıran 3213 sayılı Maden Yasası’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan genel gerekçe bölümünde de, Anayasa’nın 168. maddesinin gerekçesine koşut olarak daha somut biçimdeki şu açıklamalara yer verilmiştir: “Madencilik, sürat ve ileri teknoloji isteyen, dış rekabet sistemine bağlı olarak çalışması gereken, yüksek sermaye ve kredi ihtiyacı ile geniş çevresi olan bir sektördür. Mevcut Kanunla Türkiye’nin maden potansiyeli atıl kalma durumuna kadar gerilemiştir. Arama ve işletme safhasında potansiyeli bilinen 40-50 bin maden sahasından bu gün için yaklaşık 5000 adedi faal durumdadır. Bu sebeplerle Kanunun uygulanmasında karşılaşılan güçlükler de dikkate alınarak, madencilik faaliyetlerine hız, yön ve verimlilik getirmek amaçlanmıştır.”
İki gerekçede de belirginleşen temel amaç, kamusal ya da özel girişim ayırımı yapmaksızın, doğal servetlerin ve kaynakların, bu arada madenlerin, ekonomik kurallara dayalı “hız”, “yön” ve “verimlilik” koşullarıyla, yararlanılabilir değerlere dönüştürülmesi ve ulusal gelire yeterince katkılarının sağlanmasıdır.” Şeklinde ki (Esas Sayısı: 1993/8,Karar Sayısı: 1993/31) katılmak mümkün değildir.
Madencilik faaliyetinden doğan haklar bölünemez
Hakların bölünmezliği, Roma hukukundan itibaren hukuka girmiş bir kavramdır. Güncel hukukumuzda “Bir şey, niteliğine ve kıymetine noksanlık gelmeksizin parçalara ayrılamıyorsa, bölünemeyen edim söz konusudur” diye de tanımlanmaktadır. “Sosyo-ekonomik işlevi değişmeden ve ekonomik değerinde önemli bir azalma olmadan, eş nitelikte birden çok parçaya ayrılabilen mallar, bölünebilen mallardır. Diğerleri ise bölünemez mallardır. Burada söz konusu olan, malın sadece fiziksel bakımdan bölünebilirliği değildir. Çünkü fiziksel olarak her malın bölünmesi düşünebilir. Önemli olan sosyo-ekonomik işlevin değişmesi ve ekonomik bakımdan değer kaybıdır. Örneğin at canlı olarak bölünemez bir maldır.Gerçi atın fizik olarak bölünebilmesi düşünülebilir. Ancak bölünme, atın değerini düşürmediği nadir durumlarda bile, sosyo-ekonomik işlevini değiştirir. Bu anlamda bir tablo tepsi,bardak,ev, vb. bölünemez mallardır… Roma’da yazılı olarak saptanabilen en eski zamanlardan başlayarak, toprağın yataylamasına bölünebileceği, dikeylemesine bölünemeyeceği kural olarak kabul edilmekteydi. Çağımızda da hukuk öğretisinde bu kural genel olarak kabul edilmekle birlikte sosyo-ekonomik gereksinmeler sonucu bir takım istisnaların ortaya çıktığı görülmektedir. …Malların bölünebilir olup olmaması, eşya hukukunda ortak mülkiyetin ortadan kaldırılmasında önem taşımaktadır.
Benzer şekilde, bu kural maden hukukuna uygulandığında maden kaynağının mı yoksa maden ruhsatının mı bölünmezliği tartışmalıdır. Maden hakkı söz konusu edildiğinde, maden tüm kaynağı ile birlikte bir bütündür. Mühendislik açısından da madenin tümünün projelendirilmesi esastır. Maden yatağı bölünüp,bütünlüğü yok edecek şekilde projelendirildiğinde kendisinden beklenen sosyal faydayı sağlayamadığı gibi, iş kazalarına da neden olabilir.
Bu konuda ki en yakın örnek Konya-Ermenek’de ki kazadır. Aynı maden yatağında çalışan iki firmanın bilgileri paylaşılmamış,önceki işletmede biriken sular, üretim nedeniyle açılan galeriden ,çalışma yapılan galeriye girerek faciaya neden olmuştur. Burada eğer maden yatağı tek firma tarafından işletilse idi., bu kazanın olma ihtimalinin çok düşük olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.Hukuken de, maden haklarının bölünmesi sonucunda , madenden beklenen fayda sağlanamayacağı düşüncesi ile, kanun koyucu tercihini bu yönde kullanmıştır.Bunun sonucu olarak da Maden kaynağının ruhsat alanları ile bölünmesi, bölünemezlik ilkesine aykırılık teşkil ettiğini düşünebiliriz. Maden bulunduğunda veya görünür rezerv haline getirildiğinde maden ruhsat alanlarının bu kaynağı tam karşılayamaması veya maden kaynağının kapsadığı alanla, ruhsat alanlarının tam örtüşmediği durumlarda hakkın bölünmesi söz konusu olmaktadır. Maden yatağı veya cevherleşme doğal bir olaydır. Bu nedenle de koordinat sistemine göre belirlenmiş ruhsat alanları her zaman doğal olan,maden yatağını temsil etmeyebilir.
Doğal olana uymak, kanunun uygulanmasını kolaylaştırır. Bu nedenle bölünemezlik ilkesi, maden kaynağının ruhsat alanın maden kaynağı tümü ile uyuşması ve bölünmemesi gerektiği sonucunu doğurur. Bu nedenle bölünemezlik ilkesi, her maden kaynağının tek bir ruhsata bağlanması sonucunu doğurmalıdır. Madenin oluşması maden kaynağı varlığına bağlı ise, bölünmemesi gereken varlık maden kaynağıdır. Bir koyundan bir post çıkar. Özellikle işletme döneminde, bir kaynağı farklı ruhsatlara bölüp ihaleye çıkmak, madencilik açısından değil ancak ticari kaygıların sonucudur.
Maden haklarını (yetkilendirme açısından) arama,işletme ve buluculuk hakkı olarak tanımlamıştık. Sayılan bu haklar bölünemez,hisselere ayrılamaz. Başka bir ifade ile bir arama hakkı iki kişiye ½ ve ½ şeklinde hisselere bölünemez veya iki tüzel kişiliğe hisse şeklinde paylaştırılamaz. Ancak elde edilen gelirin paylaştırılması, riskin bölüşülmesini içeren özel hukuka tabi sözleşmeler yapılabilir.Pratik karşılığı ise maden ruhsatları bir tek gerçek veya tüzel kişinin üzerine olabilir. Somut olarak bir ruhsatın üzerinde iki kişinin ismi yazılamaz.
Bizim hukukumuzda her ne kadar bölünemezlik yukarda anlatıldığı şekilde anlaşılmakta ise de, bölünemezlik maden kaynağını da içermelidir. Bunu şu şekilde anlatmak faydalı olabilir. Maden hakları, madene yönelik bir hak ise, maden hakkının bölünmezliği de, maden kaynağından doğan hakkın bölünememesi şeklinde anlaşılmalıdır. Özellikle arama ruhsatı ile bir arama faaliyeti sonucu bulunmuş hale getirilen maden için, artık maden ruhsat alanı değil, o maden kaynağının tümü ile bölünememesini anlamak gerekir. Çünkü maden, ruhsat çizgilerine göre ya da yapay sınırlarla oluşan bir varlık değildir. Her madenin kendine özgü bir oluşum şekli ve karakteristiği vardır. Bu nedenle maden haklarının bölünmezliği denilince, her madene özgü olan bu karakteristik nedeni ile, maden haklarının bölünememesi kaynağın doğurduğu hakkın bölünmemesi sonucunu doğurmalıdır.
Bu ilkenin doğurduğu sonuçlardan biri de, madencilik faaliyetlerinde rödovans sözleşmeleri konusunda açıklayıcı olacaktır, maden haklarının bölünememesi ilkesinin, rödovans sözleşmelerine imkan tanımayacağı şeklinde yorumlanması sonucu doğuracaktır.
Sonuç olarak, maden ruhsatlarının alanlarla sınırlanması yerine, maden kaynağını içine alan bir hakkı savunmamız gerekir. Aynı kaynağın birden çok ruhsatla farklı kişilere hak tanınması, hakların bölünmezliği düşüncesine aykırıdır. Maden kanunun da yer alan koordinatlarla belirlenmiş ve sübjektif değerlendirmelerle tespit edilen alanlar yerine, her bir kaynağın tek başına değerlendirilmesi şeklinde düzenlenmesi ticari kaygılardan uzak, daha bilimsel ve doğal yapıya en uygun bir sistem olabilir.
Sonuç olarak, her maden kaynağı bir ruhsata; her ruhsat bir kaynağa karşılık gelmelidir.
Maden Hakları Tekel Niteliğindedir:
Bu konuda, devletin hüküm ve tasarrufu nedeniyle, maden haklarını düzenleme yetkisi devlette olduğundan, insan hakları dışında, her hak da olduğu gibi düzenleme yetkisi devletin tekelinde olduğu anlaşılmalıdır.
İkinci özellik ise, maden ruhsatı ile yetkilendirilen kişiye, aynı maden için başka bir kişiye hak tanınmamasıdır. Ruhsat verilen alanda, ruhsatın sahip olduğu grup maden hakkı, başka bir kişi tarafından aynı maden ve için kullanılmaz. Ruhsat sahibi o alanla ilgi tek hak sahibidir. Maden haklarının kazandırdığı teşvik, irtifak,intifa tesisi,kamulaştırma ve haciz edilemezlik haklarını da yalnızca ruhsat sahibi kullanabilir. Ruhsat sahibi, ruhsat süresince, ruhsatla kazandığı hak ile ilgili alanda tekelci hakka sahiptir. İkinci bir kişiye hak tanınamaz. Maden kanununda ki karşılığı olarak “Aynı grup ruhsatlar birbiri üzerine verilemez.” şeklindedir.
Doktrinde de “… belirli bir safhada “tekel” i de kapsayan yani o evrede yalnız bir gerçek veya tüzelkişi arama yapabilecek ve bu arama sonucunda bir takım hukuki hükümler de doğacaktır” ifadesi ile de tekel hakkının varlığı ifade edilmiştir.
Maden Hukukunda İstisnalar Temel Özelliktir.
Doktrinde konu ile ilgili ilke arayışı ile ilgili çalışma Doç Dr Aydın Gülan’a aittir. Bu konuda ki görüşü ise:
Maden hukuku mevzuatının istisnalarla dolu olması bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir.Bu istisnalarda kasıt,genel,bütün maden türleri için geçerli düzenlemelerin isabetli olmayacağı gerçeğinden hareketle,özelliğinin gerektirdiği şekilde her bir maden türü için farklı düzenlemenin öngörülmesinin mümkün ve hatta gerekli bulunmasıdır.
Maden farklılıkları,onlara duyulan ihtiyaç ve niteliklerinin doğurduğu gereklilikler,genel hukuki statüler belirlendikten sonra, en azından istisnalara müsait bir yapı ile, ikinci denilen düzenlemelerde istisnalara yer vermeye müsait esnek bir yapı kurulmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde birbiri ile kıymet,nadirlik,yatırım maliyeti ve hammadde özelliği farklı olan madenler için aynı hukuki alt yapının oluşturulmasının doğuracağı isabetsizlik ve tartımsalar gündemi kaplayacaktır. Her maden ,her zaman aynı önemi ve önceliği gerektirmez.Özellikle kamu yararı çatışmalarından maden kavramının soyutluğu içinde yer alan her türlü madenin üstün kamu yararı sayabilmek bakımından aynı hukuki statüden yararlanması isabetli olmayacaktır.”
Şeklindedir.
Tamamen katıldığımız bu görüşü desteklemek amacı ile güncel mevzuatta maden sınıflaması 5 Ana grupda yapıldıktan başka, 9 da alt grupda sınıflandırılmak istenmişse de bu bile yeterli gelmemiş, Bor ve Uranyum’la ilgili farklı düzenlemeler yapılmıştır. Ayrıca Ereğli Kömür havzası ile ilgili farklı düzenlemelrin yanında Kaynak Tuzlari ile ilgili istisna hükümleri yer almaktadır. Bu nedenlerle maden hukukunda içeren düzenlemeler temel olarak istisna hükümlerini de içerir ve bu durum maden hukukunun diğer bir ilkesi olmalıdır.
KAYNAKLAR:
Çelebican, Özcan Karadeniz. 2008. Roma Eşya Hukuku, . s.l. : Yetkin Yayınevi, 2008.
Gülan, Aydın. 2008. Maden İdare Hukukumuzun Ana İlkeleri ve Temel Müesseseleri. s.l. : Lamure, 2008.
Keskin, Özkan. Osmanlı Devleti’nde maden hukukunun tekâmülü (1861-1906),. [Çevrimiçi] dergipark.ulakbim.gov.tr/otam/article/view/5000085122.
Onar, Sıddık Sami. II. C, 3. Bası. İdare Hukukunun Umumi Esasları, ). II. C, 3. Bası, s. 1379.
Uyar, Turgut. 1990. Borçlar Kanunu, II. Cilt . 1990.
1 Tabii Servetler ve Kaynakların Anayasa’da ki Yeri Anayasamızın 4.Kısmı Mali ve Ekonomik Hükümler başlığı altında düzenlenmiş olup, 1. Bölüm’de Mali Hükümler yer almakta olup bütçe ile ilgili düzenlemeler yer alırken; 2. Bölüm’de ise ekonomik hükümler yer almaktadır. Ekonomik hükümler başlığı altında 168.madde “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” Şeklindedir.
Düzenlemede yer alan “tabii kaynaklar” ormanlar,maden,petrol ve sıcak ve soğuk sular olabilir.Bunlardan maden ve petrol yenilenemeyen (tükenebilir) doğal kaynak iken, yenilenebilir kaynak olarak jeotermal kaynaklar sayılabilir. Nitekim, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin (5346) sayılı kanunun 3 maddesinin 8 fıkrasında Yenilenebilir enerji kaynakları (YEK): Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, biyokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynakları içinde jeotermal kaynaklarda sayılmıştır.
Bu nedenle Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunun (5686) Anayasa’da ki dayanak düzenlemesi 168 . maddedir.
2- Jeotermal Kaynak
Anayasa’da ki düzenleme doğal kaynakların düzenlenmesini hedeflemektedir. Bu nedenle konu ile ilgili düzenleme “ jeotermal kaynak” konusunda olmalıdır. İlgili kanunun (5686) 3.maddesinin 6) fıkrası Jeotermal kaynak: Jeolojik yapıya bağlı olarak yerkabuğu ısısının etkisiyle sıcaklığı sürekli olarak bölgesel atmosferik yıllık ortalama sıcaklığın üzerinde olan, çevresindeki sulara göre daha fazla miktarda erimiş madde ve gaz içerebilen, doğal olarak çıkan veya çıkarılan su, buhar ve gazlar ile yeraltına insan düzenlemeleri vasıtasıyla gönderilerek yerkabuğu veya kızgın kuru kayaların ısısı ile ısıtılarak su, buhar ve gazların elde edildiği yerleri, şeklinde tanımlamaktadır. Bu nedenle düzenleme “ su,buhar ve gazların elde edildiği yerleri” kapsamalıdır.
Kanunun 1. maddesi kanunun amacını açıklamakta olup,” Bu Kanunun amacı, jeotermal ve doğal mineralli su kaynaklarının etkin bir şekilde aranması, araştırılması, geliştirilmesi, üretilmesi, korunması, bu kaynaklar üzerinde hak sahibi olunması ve hakların devredilmesi, çevre ile uyumlu olarak ekonomik şekilde değerlendirilmesi ve terk edilmesi ile ilgili usûl ve esasları düzenlemektir.” Şeklindedir.Yukarda ki metinden de anlaşılacağı üzere kanunun amacı “ jeotermal kaynaklar üzerinde hak sahibi olunması” nı düzenlemektedir.
İkinci madde ise: kanunun kapsamını çizmekte ve “Bu Kanun, belirlenmiş veya belirlenecek jeotermal ve doğal mineralli su kaynakları ile jeotermal kökenli gazların arama ve işletme dönemlerinde, kaynaklar üzerinde hak sahibi olunması, devredilmesi, terk edilmesi, kaynak kullanımının ihale edilmesi, sona erdirilmesi, denetlenmesi, kaynak ve kaptajın korunması ile ilgili usûl ve esaslar ile yaptırımları kapsar.” Şeklindedir. Bu madde de “jeotermal kaynaklar üzerinde hak sahibi olunması” vurgulanmıştır.
Yine kanunun 3/6 maddesinde jeotermal kaynak şu şekilde tanımlanmıştır: Jeotermal kaynak: Jeolojik yapıya bağlı olarak yerkabuğu ısısının etkisiyle sıcaklığı sürekli olarak bölgesel atmosferik yıllık ortalama sıcaklığın üzerinde olan, çevresindeki sulara göre daha fazla miktarda erimiş madde ve gaz içerebilen, doğal olarak çıkan veya çıkarılan su, buhar ve gazlar ile yeraltına insan düzenlemeleri vasıtasıyla gönderilerek yerkabuğu veya kızgın kuru kayaların ısısı ile ısıtılarak su, buhar ve gazların elde edildiği yerleri,” tanımı ile yine jeotermal kaynağın esas alındığı ifade edilmektedir.
Benzer şekilde jeotermal sistem ,akışkan ,koruma alanı,bloke alan ve ruhsat tanımlarında da kaynak ifadesi yer almaktadır.
Aynı şekilde kanunun mülkiyet ve ruhsat başlıklı 4 .maddesinin 1 ve 2 fıkrasında jeotermal kaynak lafzedilmektedir.Kanunun 10 /ç maddesinde de alınan harcın “ jeotermal kaynak” için alındığını anlıyoruz.
Tüm bu kurallarla ve kanuna da ismini veren “jeotermal kaynak” hakkın özünü teşkil etmektedir. Ayıca jeotermal kaynak kanunu bir mülkiyet ilişkisini değil hakkın kullanımını düzenlemektedir. O halde, hakkın iktisabı,devri,mirası ve kullanımı ile ilgili şartlarda jeotermal kaynak üzerine oturtulmalıdır.
Bu genel açıklamalar ışığında , ruhsat düzenlemelerinin de jeotermal kaynağı kapsamı gerektiği sonucunu çıkarabiliriz.
3- Jeotermal Kaynak Üç Boyutlu, Ruhsatlar İki Boyutludur
Ancak uygulama da kanunun 5 maddesinde jeotermal kaynağının aranması usulü olarak “talep sahibi tarafından 1/25000 ölçekli pafta adı ve koordinatları belirtilerek beş bin hektarı geçmeyecek şekilde arama projesi ile birlikte idareye yapılır” şeklinde düzenlenmiştir. Yukarda açıklandığı üzere asıl olan hak ,jeotermal kaynak olması gerekirken, hem toprak mülkiyeti ile çatışır hale ,hem de alan sınırlaması getirilmiştir. Bu hali kanun koyucu jeotermal kaynağın aranması değil, ancak alanın paylaştırılmasını düzenlemektedir. Başka bir ifade ile kaynağın kendisi değil, kaynağın arama veya işletme ruhsatına esas olan alanına tesadüf eden kısmında hak sağlamaktadır. Bu durum hakkın özünün düzenlenmesi değildir . Çünkü, jeotermal kaynağı esas aldıktan sonra , bu hakkın yeryüzündeki alanla sınırlandırılması, doğal değildir. Jeotermal kaynaklar pafta adı ve koordinatlara göre oluşmamaktadır. Yapılan düzenleme jeotermal kaynağın doğal oluşumunun aksine suni ve yapay bir hak düzenlemesidir.
Arama ruhsatları için belki kabul edilebilecek olan bu durumu, jeotermal kaynağın rezervi ve niteliklerinin ortaya çıkarılması ile işletme ruhsatı döneminde , yine arza bağlı olarak ve koordinat değerlerine bağlı iki boyutlu olacak şekilde ruhsatlandırılması kabul edilemez.
Jeotermal rezervuar , doğal bir oluşumdur ve üç boyutludur , üç boyutlu oluşumu iki boyutla ruhsatlandırma artık günümüz için oldukça kaba ve bilimin geldiği noktaya göre oldukça geri dir.
Gelişen bilgisayar programları ve tasarım programları artık üç boyutlu olarak ve oldukça mükemmel sonuçlar vermektedir . Ancak ruhsatlar bu gelişime ayak uyduramamış ve hala iki boyutlu olarak düzenlenmektedir. Ruhsat yetkilendirmesi hem arzın mülkiyetine bağlı değildir derken, arza bağlı ve iki boyutlu ruhsat tesis etmenin rasyonel bir açıklaması bulunmamaktadır.Bu nedenle bilsiyar teknolojisinde ki gelişmeler ışığında işletme ruhsatları , arzdan bağımsız, üç boyutlu ve rezervi esas alan şekilde düzenlenmelidir.
4. Her Jeotermal Kaynak Ancak Bir Ruhsata Karşılık Gelmelidir
4.1 Hukuki Gerekçeler
Kanunun temel olarak eleştirilmesi gereken kavramı ise ,kanunun 4.maddesinin 2 fıkrasının sonunda “jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sulara ilişkin haklar gerçek veya tüzel tek kişi adına verilir.” Düzenlemesidir. Bu düzenlemede altını çizerek ve sadeleştirerek şu sonuca ulaşıyoruz: Jeotermal kaynak ruhsatları tek kişi adına verilir. Kanun kaynak ifadesi yerine jeotermal kaynak ifadesini kullanmıştır. Bu nedenle de yerüstünde değil, ancak yeraltında ki jeotermal kaynağın ancak tek kişi adına düzenlenebileceği sonucunu çıkarıyoruz. Kanun metninde “tek kişi” ifadesi, bir kaynağın birden fazla kişiye ruhsatlandırılmasına engel teşkil etmektedir.
Ayrıca, doğal kaynaklar üzerinde , devletin hüküm ve tasarruf yetkisi ile hukuk özel kişilerine verilen Ruhsatların tekelci (monopol) niteliği vardır. Başka bir deyişle aynı ruhsat alanı içinde aynı hakkı kullanabilecek ancak tek bir kişi olabilir. Bu durum devletin, ruhsat sahibine sağladığı tekel hakkıdır. Dolayısıyla, jeotermal kaynak üzerinde sadece bir tek tekel hakkı kurulabilir. Mevcut düzenleme ise bu kuralı hiçe sayarak , aynı kaynağı birden fazla kişiye ruhsatlandırabilmektedir.
Doğal kaynakların kullanımı tek başına kalkınma ve büyüme için kullanılmamalıdır. Tek bir jeotermal kaynağa birden fazla kişinin yetkilendirmesi, yasa koyucunun bir koyundan birçok post çıkarma kaygısının ürünüdür.
4.1 Uluslararası Sözleşmeler Işığında Sürdürülebilir Kalkınma ve Çevre
Doğal kaynakların kullanımında sürdürülebilirlik kavramı artık günümüzde kabul görmüş bir ilkedir. Sürdürülebilir kalkınma konusunu da içeren çevre sorunlarının değerlendirildiği, 1983 yılında BM Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu oluşturulmuştur. Bu Komisyon tarafından yürütülen çalışmalar sonucunda, 1987 yılında “Ortak Geleceğimiz” başlıklı ünlü rapor yayımlanmıştır. Komisyon’a başkanlık eden Gro Harlem Brundtland’ın, aynı dönemde Norveç Başbakanı olması sonrasında sağlanan güçlü politik destek nedeniyle, “Brundtland Raporu” olarak da adlandırılan bu rapor, “sürdürülebilir kalkınma” kavramına zengin bir içerik kazandırmakla kalmayarak, bunun yaşama geçirilmesine yönelik küresel eylem planına giden yolun temel taşlarını döşemiştir.
Brundtland Raporu’nda getirilen “sürdürülebilirlik” tanımı, bugün için de geçerliliğini büyük ölçüde korumaktadır: “Sürdürülebilir kalkınma, bugünün gereksinim ve beklentilerini, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerini ve beklentilerini karşılama olanaklarını tehlikeye atmaksızın karşılamaktır.” (Brundtland Raporu) Bu tanımdan hareketle, yerel yönetimlerin dünya ölçeğindeki çevre kuruluşu niteliğini taşıyan ICLEI – Uluslararası Yerel Çevre Girişimleri Konseyi tarafından sürdürülebilir kalkınma, gelecek kuşakların yaşam düzeylerini tehlikeye atmadan ve bugünün sorunlarını çözerken geleceği yaşanmaz hale getirmeden, toplumların esenlik ve gönenç artışının sağlanabilmesini ifade edecek şekilde tanımlanmaktadır: “Sürdürülebilir kalkınma, temel çevresel, sosyal ve ekonomik hizmetlerin, bu hizmetlerin dayandığı ekolojik ve toplum merkezli sistemlerin varlığını tehdit etmeksizin, herkese sunulabildiği kalkınma olarak tanımlanabilir. Sürdürülebilir kalkınma, yaşayan ve gelecekte yaşayacak tüm insanların, mevcut çevresel sınırlar dahilinde, sosyal ve ekonomik gelişmeye adil olarak katılmalarını sağlayabilmek için gerekli olan üretim ve tüketim tarzlarındaki değişimlerle ilgilidir.”
Bu nedenlerle doğal kaynakların kullanımın karşılığı sadece ve yalnızca kalkınma ve büyüme olmamalıdır. Kalkınma ,sürdürülebilir kalkınma anlamında , “bizden sonraki nesillerinde kullanımına bırakılmalı” şeklinde anlaşılmalıdır.
Oysa jeotermal kaynağın birden fazla kişiye aynı anda ruhsatlanması, her zaman olmasa da genel olarak bizden sonraki nesilin kullanılmasını engelleyici nitelik taşıdığını düşünüyorum.
Bu nedenle , tek bir jeotermel kaynak, ancak tek bir ruhsata karşılık gelmelidir.

ÖZET Tarihle ilgimiz gelecekle ilgilidir. Geleceği bilebilmek, gelecekle ilgili kestirimlerde bulunmak amacımız vardır.
Tarih denilince ülkemizde genel olarak Osmanlı tarihi anlaşılmaktadır. Oysa Anadolu’da MÖ 10.000 den önceden beri insanlar medeniyetler kurmuşlardır. Osmanlı 600 yıl hüküm sürmüştür. Anadolu’nun bilinen tarihi ise en az 12.000 yıldır. Bu nedenle, fotoğrafı daha geniş görmek gerektiğini düşünüyoruz.
Kıyaslama yöntemini kullanacağız, İki medeniyet, Çatalhöyük ve Hititleri karşılaştıracağız. Çatalhöyük günümüzden 9000;Hititler ise 3000 yıl önce yaşamışlar. Aralarında 6000 yıllık bir fark var.
Bu medeniyetlerle ilgili genel bilgileri madencilik özeline uygulamaya çalışacağız. Amacımız kural üretmek, genellemeler yapmak değil; madencilik tarihinde bir tartışmayı başlatmak amacını gütmektedir. Anadolu’da madenciliğin üretim şekli temel konumuz. Anadolu’da madencilik üretimi hangi değişkenlere bağlı olarak değişmiştir sorusuna cevap aramaya çalışacağız.
Tartışmamız, Anadolu’da gelecekte madenciliğin nasıl yapılması konusuna ilgi duyanlar için hazırlanmıştır.
1 MADENCİLİK TARİHİ NEDEN YAZILMALIDIR ?
Zaman, geçmiş,su an ve gelecek olmak üzere üç boyutludur.Her ne kadar “Şu an diye bir şey yoktur,”şu an” dedigimizde bile geride kalmıştır “ görüşünde olanlar var ise de , zamanın üç boyutlu olduğu fikrini benimsiyorum. Bu nedenle insanın, geçmişi ,şu ȃnı ve geleceği ile ilgili derdi vardır. Bu da insana ait,insanla ilgili bir derttir.
Bazı insanlar yalnız geçmişi ile yaşamaya devam eder. Bu tür insanlara nostaljik diyoruz ve iki boyutlu yaşam sürerler,gelecekle ilgili değildirler.Bir başka tür (günümüzde oldukça yaygın) “ȃnı yaşama” “carpe diem” düşüncesindedirler. Bunlarda tek boyutludur. Geçmiş ve gelecek onlar için yoktur. Şimdi de sıkışırlar.
Bu üç boyutlu zamanın insan için gelecek boyutu “endişe” doludur. Bu endişesini ortadan kaldırabilmek için falcılıktan tutun da, yapay zeka uygulamalarına kadar bütün yöntemleri deneyebilir. En tutarlı meteorolojik tahminlerimiz halȃ üç günlük süreyi kapsıyor. Bütün teknolojik imkanları kullanmamıza rağmen rezerv tahminlerimiz de halȃ yüzde otuz hata payı var.Daha uzun süreli meteorolojik tahminler,daha az hata payı olan rezerv hesaplama yöntemleri üzerinde kafa yoruyoruz. Bütün bunlarla geçmişi değiştirme, olanakları kullanarak geleceği kurma gayretimizdendir.
2 TANIMLAR,VARSAYIMLAR,YÖNTEM
Maden tanımında ki varsayımımız ,doğada kullanabileceğimiz (ekonomik değeri olan değil) insan emeği ile değişime uğrattığımız her türlü nesnedir. Maden tarihçilerinin bir kısmı maden tarihi denince yalnız metal madenleri esas kabul ediyorlar. Bu tanım eksik bir tanım olduğunu düşünüyoruz. Madencilik tanımını ise ,madenle yapılan her türlü eylem türü,düşünsel olduğu kadar ,fiziki bir eylemde olabilir.
Çalışmamızın temel varsayımlarından en önemlisi elbette ki zaman açısından çok geriye gitmemiz ve o dönemle ilgili elde edilen veriler ve elde edilen verilerin yorumlanması ile ilgili bilgilerin görece az olmasıdır. Yorumlarımızın çoğu, elde edilmiş az sayıda bulgulara ve bunlara yapılan yorumlara dayanmaktadır. Bu nedenle şu ana kadar elde edilebilen bilgilere göre makalemizi hazırladık
Maden mühendisliği, somut verilere dayanır, veriler denenebilir ,sınanabilir.Benzer yöntemler kullanıldığında belirsizlik sınırları içinde benzer sonuçlar alınır. Ancak tarih yazımı ise büyük ölçüde yoruma dayanır. Yorumu yapanın eğitimi, kültür seviyesi, psikolojik durumu ve ideolojisi ile değişebilir.Oysa tarih yazımı, var olan bulgulara yapılan yorumlardır. Kişinin eğitimine ,düşünce biçimine,psikolojisine, varsaydığı statüye göre değişebilir. Dolayısıyla çalışmamız bu varsayıma dayandığını ifade etmek gerekir.
Bu yazıda kullanılan yöntem, bugünü geleceğe yansıtabilmek için kullanılan yönteminin, geçmişin bugüne yansımasına neden olan yöntemle benzer olduğu görüşüdür. Dolayısıyla değişime neden olan bağımsız değişkenlerin incelenmesi temel çerçevesidir.
Varsayımlarımızın snuncusu ise,Anadolu madencilik kültüründe, farklı dönemlerde gelişmeler, genel değişime uygun olarak kendi iç dinamikleri ile değil; daha çok dış etmenlerle, önemli kültürel ve yapısal değişim süreçleri yaşadığı ,her defasında, dışarıdan gelen kültürel etkinlikler, Anadolu’nun madencilik kültürünü de etkiledi, karıştı ve yeni sentezler ortaya çıktığı yönündedir..
3 ANADOLU’DA MADENCİLİK
3.1.Çatalhöyük
Konya Şehri’nin 52 km. güneydoğusunda,Hasandağı’nın yaklaşık olarak 136 kilometre uzağında, Çumra İlçesi’nin 11 km. kuzeyindedir.Uzun bir süre ara verilmiş olmasına rağmen 1958 den beri bilimsel kazılar devam etmektedir UNESCO tarafından 2012 yılında Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmesine karar verilmiştir.
3.1.1 Çatalhöyük insanının düşünce biçimi
Zamanda bir yolculuk yapalım ve sadece birkaç nesil geriye gidelim. Evlerde yemek aynı kaptan yenirdi, kağıt mendil yerine, bez mendil kullanılırdı, tuvaletler evin dışındaydı, büyüklerin önünde bacak bacak üstüne atılmaz, sigara içilmezdi. Bisiklete binmek, top oynamak günahtı, beşik kertmesi ve görücü usulü evlilik vardı. Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Bir nesil öncesinin yaşam biçimi bile bize çok farklı geliyor. Oysa 9000 yıl öncesinin davranışlarını ve yaşam biçimleri ile karşılaşmak bize çok daha farklı gelecektir. Dolayısıyla, o zamanki davranışları, sanayi toplumunun düşünce sistemi ile anlamakta oldukça zorlanacağız görünüyor. Bu nedenle, Çatalhöyük’ü anlayabilmek, dönemin düşünce sistemi ile düşünebilmeyi gerekli kılıyor. Bunun içinde o zaman insanın nasıl yaşadığını ve nasıl düşündüğünü anlayabilmek gerekiyor.Günümüzden farklı olarak, o dönemde kutsallığın henüz gelişmemiş olduğunu ve üretimin kâr için yapılmadığını söyleyebiliriz. Alaeddin Şenel bu dönemin düşünce biçimini, insan odaklı, İnsan yaşamının bitkilere benzetilmesi ve kadınların düşüncede saygınlık kazanması unsurları ile dinsel düşünüşün belirlenmeye başladığı şeklinde açıklar.Şenel,2013.O dönemin düşünce biçiminin insan odaklı olmasından ne anlaşılması gerektiğini belki şu örnekle açıklayabiliriz: Karşısına birdenbire çıkan ayıyı gören ilk insan “İşte bir ayı,şimdi ne yapacağım ? diye düşünür. Ayı bekleyedursun “ Bir dalı kırıp ucunu taşla sivrilterek araç yapıp kendimi savunmalıyım”der. Ortaçağ insanı bu durumu tanrının bir cezalandırması olarak düşünecek ,sanayi toplumunun insanı ise bu durumda muhtemel bütün alternatifleri düşünerek ve büyük olasılıkla olay yerinden kaçmayı düşünecek ve bu olaydan nası para kazanabileceğini düşünecekti. Bundan dolayı neolitik döneminin insanı sorun çözücü idi.Bunun başka bir anlatımı somut düşünce biçimidir. Yenitaş çağı eşitlikçi topluluklarının insanın kafasında “boyun eğme,yalvarma,dize,ayağa kapanma yoktur. Bu anlayış yöneten-yönetilen farklılaşmasının ortaya çıktığı eşitsiz,katmanlı uygar toplumlarda oluşacak. Şenel,2013
İnsan yaşamının bitkilere benzetilmesi ile ilgili elimizde kanıt yok. Özellikle Çatal da görülen duvar resimlerinde, bitki resimlerine hemen hiç rastlanılmıyor. Bitkileri anımsatan kilden yapılmış herhangi bir ritüele de rastlanmadı.
Kadınların düşüncede saygınlık kazanması konusunda ki yorumlarımızı, üretimde kadın erkek eşitliğinin olduğunu, beslenme biçimlerinin ve yaşam sürelerinin yakınlığı, ölü gömme kültürleri konusunda yapılmış araştırmalara göre yapıyoruz. Bu nedenle kadın erkek eşitliğini sağlamış bir topluluk gibi görmek mümkün.Hodder,2014 Ancak zaman içinde kadının daha çok ev işlerinde erkeğin ise ev dışı işlerde yoğunlaştığı söylenebilir. Böyle olsa da ev içinde eşitsizliği çağrıştıracak bir bulguya rastlanılmadı.Bu nedenlerle Çatalhöyük insanın somut ve insan temelli bir düşünceye sahip olduğunu düşünüyorum.
3.1.2. Çatalhöyük’de üretim
Çatalhöyük’de üretim şeklini bir tipolojinin içinde değerlendirmek gerekirse en genel anlamda hane tipi üretim tarzı olarak tanımlıyabiliz. Hane Tipi üretim tarzının temel özellikleri, düşük üretim, kısmı işbölümü ve ihtiyaç temelli somut üretimdir .Konumuzla ilgili olarak, Çatal’da yerleşim yerinde Antik Yunanda görüldüğü gibi bir Pazar yeri ve agora bugüne kadar tesadüf edilmedi. Toplulukta yalnız ticaretle uğraşan bir grup ya da tabakanın varlığı ile ilgili elimizde şu ana kadar bir kanıt yok. Yıkılan evlerin tabanında yapılan kazılarda çıkan materyaller birbirinin aynı ve ticaretle yoğun uğraşılan bir ev veya yapı kalıntısına bugüne kadar rastlanılmadı. Evlerde depolanan ürünler benzer nitelik ve miktarda. Bu nedenlerle üretimin pazar için yapıldığını söylemek zor. Üretimin boyutları da dikkate alınacak olursa tüm üretimin hane halkı için ve somut günlük ihtiyaçların giderilmesine yönelik yapıldığını söyleyebiliriz. Bu sonucu olarak Çatal insanın emeği pazar ihtiyaçları için değil, kendi için kendi ürettiği üründe somutlaşmaktadır. Başka bir ifade ile çatal insanı, kendi ürettiğine yabancı olmamaktadır. Bu nedenle ürettiği emeğini akıttığı her ürün kendine ait idi, kendi becerisi, beğenisi ve ihtiyaçları için üretiyordu. Emeği ile ürettiği ürüne yabancı olmuyordu. Sınıfsal bir ayrım olmadığı için de ve iş bölümü de fazla gelişmediği için ,her ürün hane içindi. İhtiyaçların dışında bir artık ürün üretiminin olmadığını düşünüyoruz. Toplumda üretim dışı unsurlar sadece çocuklar ve yaşlılar olmalı.
Ancak Gordon Childe tek bir neolitik kültür olamayacağını ,yerel,demografik, teknolojinin gelişimi hızlarının ve imkanlarının farklı olması nedeni ile, çok farklı neolitik kültürden bahsetmek gerektiğini söyler.
Bu nedenlerle, Çatalhöyük’de üretimin, Pazar için değil,hane halkının somut ihtiyaçlarını gidermek üzere yapıldığını ve sosyal faydanın öne çıktığını düşünüyoruz.
3.1.3 Çatalhöyük’de madencilik:
Yukarıdaki genellemelerimizden hareketle, maden üretiminin de toplumsal fayda amacı ile ve hane halkının tüketimi ile sınırlı olduğunu söyleyebiliriz Çatalhöyük’ün en temel madencilik hammaddesi ve madencilik aracı obsidiyendir.Buluntuların çoğu Nenezi Dağı kökenlidir.Diğer taş malzemeler flint taşı ve gölsel kökenli kireç taşlarıdır.
3.1.4 Kireç ve alçı
Çatal insanı kerpiç evlerde yaşamaya karar vermişler ve ocaklarda evin içinde bulunuyor. Evin içinde yakılan ocak duvarları çok kısa sürede kirletiyor olmalı ki, çok sık kireç oranı yüksek balçıkla duvarları sıvamak zorunda kalmışlar.
Bunun bir başka nedeni fare ve haşeratlardan kurtulmak olabilir. Bir başka nedeni evlerin pencereleri olmadığı varsayımı ile aydınlatma ihtiyacı olabilir. Ian Holder, yerleşim yerlerinin kenarlarında kireç sızan çukurlar bulduklarını söylüyor. O zamanki şartlarda piyasadan kireç temin etme olanağı olmadığı için, bu işi bir toplumsal emek sonucu yaptıkları söyleyebiliriz. En uygun sıva toprağının hangi mevsimde toplanacağı, toprağın hangi aletlerle kazılacağı, kazılan toprağın ne ile taşınacağı sorunları toplumsal bir kararla neticelendirilmiş olmalı. İnce sıvaların duvara iyi yapışmadığı zaman içinde görülmüş , sıvaya farklı organik maddeler katarak denenmiş olabilir. Katılan organik madde ve su miktarı da yine deneme yanılma yolu ile kararlaştırılmış olabilir.
Madencilik açısından ise kireç yakma eylemi tekrarlanan uygulamalardandı. Süprüntü alanında küçük çaplı kireç yakma işlemlerinin tekrarlandığı ve altı ayrı stratigrafik dönemde yapıldığı rapor edilmiştir. Sıvama işleminin astar ve yüzey katlarından oluşan yıllık yeniden sıvama işlemlerinin düzenli olarak 50 ile 100 kere yapıldıkları ortaya çıkarılmıştır. Öyleki bir binada sıvama işleminin 70 dönem boyunca yapıldığı gözlemlenmiş ve kimi binalarda sıvanın 7.5 cm kalınlığa ulaştığı ölçülmüştür. 450 kat sıvanan bina bile vardır.Hodder,2014 Çatalda belli bir dönemde hane sayısı ile, hane için gerekli sıva miktarı üzerinden toplam kireç miktarı hesaplanır. O günkü teknolojik gelişme seviyesine göre çok önemli bir madencilik faaliyeti olarak değerlendirmek mümkündür.
Alçılı kafatasları ise çatalın en heyecan verici bulgularındandır. Bu nedenle alçının işlevselliğini ve teknolojisini de keşfettiklerini düşünüyoruz.
Seramik ise o dönemin vazgeçilmez kaynağı olduğu için seramik hammaddesi üretiminin ve farklı seramik çamurlarının denediği ile ilgili bilgiler mevcut.
Metal madenleri konusunda ise, kazının ilk başkanlığını yapan Mellaart’a göre 9 Tabaka yani MÖ 6500 den sonra, sınırlı amaçla olsa da bakır ve kurşunu kullanabildiklerini iddia etmektedir.
3.1.5 Obsidiyen
Volkanik yörelerde lav akıntıları kenarında lavların ani soğuması sonucu oluşan ,siyah,gri,yeşil ve mor renkli, kalın şişe camını andıran ,kesici bir kenar vererek kolay kırılabilen volkanik bir camdır.
Çatalhöyük’ün keşfedilmesi ile Jane Jacobs, avcı toplumundan, yerleşik ve tarım toplumuna geçiş ile ilgili ve bu ara dönemi açıklayan hayali bir kent modeli kurgulamıştır.Bu kurduğu modele de Kentlerin Ekonomisi adlı kitabında Yeni Obsidiyen (New Obsidian) adını vermiştir. Jacobs, Çatalhöyük’ü zanaatkarların ,üreticilerin ve ticaretle uğraşanların kenti olarak tarif ediyor. Diğer kentlerle de ticaretin olduğunu ve ana ticaret kaynağının Obsidiyen olduğunu düşünüyor.Jacobs’un kabulleri daha sonra çok özel durumlar olarak kabul edilmiş ve kurguladığının ve hayali bir kent modeli olduğu kabul görmüştür.Aktüre,1997.Çatalhöyük’de henüz tekerlek icat olunmamış ve büyük baş hayvanların evcilleştirilmesi yapılmadığı için uzun mesafeli bir ticaretin olmadığını ve bir yandaki kasabaya aktarılmak sureti ile uzun mesafelere taşınmış olma ihtimali daha güçlü geliyor.
Elbette ki günlük yaşamda kullanılan tüm eşyalar obsidiyenden yapılmıştı.İğne,kazma,bıçak,ayna,tahıl öğütmek için havanlar,et sıyırıcıları ,mızrak uçları en belirgin olanlardı. Hemen hemen her evde ve kazı raporlarında görüleceği üzere buluntuların çoğu Obsidiyen. Her evde bir Obsidiyen işliği.Obsidiyenleri ölüleri ile birlikte veya yalnızca obsidiyen olarak evin tabanına gömüyorlar.Hodder,2014
Çatalhöyük’te obsidiyenin yalnızca bir hammade kaynağı olarak değil ancak sembolik bazı anlamları olduğu da düşünülüyor. Ev tabanına gömülen insan kafatasları ,heykeller ve obsidiyenler zaman zaman çıkarılıp dolaşıma sokulup; tekrar gömülürdü.Hodder,2014. Çatalhöyük’de sık sık şölen yapıldığını biliyoruz. Şölenin toplumsal birliği sağlayan,pekiştiren çok önemli bir görevi günümüzde de vardır.Bu şölenler sırasında da bunların yerinden çıkarılarak şölene dahil edilebileceği ,bu nedenle de geçmişle ilgili bir bağ kurulmasının gerçekleştiği konusunda Holder yorum yapıyor. Konumuzla ilgisi ise sadece bir hammadde olması değil,sembolik anlamıda içermesidir.Elbette ki Çatalhöyük o zaman içinde Anadolu’da en büyük yerleşim yeri ,obsidiyenle ilgili olarak da,her evde yapılan obsidiyen malzemeler sonucunda teknolojik olarak diğerlerinin çok çok önünde.Biriktirme malzemesi olarak da en önemlisi obsidiyen.Hodder,2014.Her evde ,fırın/ocak ve merdiven girişi yakınlarında en az bir oyuk var. James Conolly ve Tristan Carter bu obsidiyen parçalarının çeşitli aletlerin yapımında kullanılmak üzere biriktirilen işlenmemiş ya da şekillenmemiş malzemeler olduğunu düşünüyorlar. Obsidiyenin 170 km uzaktaki Kapadokya’dan işlenmemiş halde getirildiği ve evde gömüldüğü yerde saklandığına kesin gözüyle bakıyorlar.Gerek görüldüğünde zemin kazılarak parçalar kondukları yerlerden çıkarılır ve evin içinde o zemine yakın bir yerde işlenirdi .Hodder,2014
Çatalhöyük’de obsidiyen bu nedenlerle hem teknolojik üstünlük sağlayan ve hamda sembolik anlamlar içeren bir ürün.
Bu nedenlerle Çatalhöyük MÖ 7300 den başlayıp MÖ 5600 yılına kadar 1700 yıl dünya tarihine damga vurmuş bir medeniyet. (Kazılar devam ettiği için bu süre uzayabilir)
3.1.6 Yapı malzemeleri
Çatalhöyük’de temel yapı malzemeleri ağaç ve kerpiç.Evler bal peteği şeklinde ,duvarlar ortak. Evlere bir merdiven yardımı ile çatıdan giriliyor.Kerpiçler kimi yerde 1m varan uzunluktalar. Ortalama olarak 40 cm kalınlıkları var. Zamanla en önemli değişiklik ,kerpiç boyları.Evin tabanında uzun iken, üste doğru kerpiç boylarında kısalma olmuş. Daha sonar kerpiç boyları eşitlenmiş.Pencerelerle ilgili elimizde bilgi yok. Bu kerpiç ağırlığı taşıyan ağaçlar ise ardıç ve meşe.Taş kullanılmamış hatta evler temelsiz,yıkılan evin olduğu yere tekrar ev yapılmış.Hodder,2014.Bu nedenle balçık hazırlama, farklı killer kullanma ve balçığın organik malzemelerle uygun oranda karıştırılması işlevleri önemli bir madencilik faaliyeti olarak da görülebilir.
3.1.7 Çatalhöyük’de değiş-tokuş
Para henüz icat olmadığı alım –satım değil, değiş tokuş ile ihtiyaçların tamamlandığını düşünüyoruz. Bu değiş tokuşu ticaret boyutunda düşünmenin doğru olmadığını düşünüyoruz. Çünkü, üretilen ürünler başkasının beğenisi, pazara çıkardığında müşteri bulma düşüncesi ile üretilmiyor. Tamamen ihtiyaç temelli . Değiş tokuşda ki ölçünün ne olacağı oldukça belirsiz. Ancak arz ve talebin bu dönemde geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu kuralın geçerli olması için yeterli arzın ve yeterli talebin olması gerektiğini biliyoruz. Ancak Çatal da üretimin sınırlı,teknolojik gelişimin henüz yavaş olması nedeniyle, arz ve talep kuralının geçerliliğini ileri sürmek oldukça zor.
Nenezi Dağından üretilen obsidiyenler ,Çatalhöyük de işlendikten sonra özellikle Levanten bölgesi ne götürüldüğü ile ilgili çalışmalar Dixon ve Cann tarafından çalışılmış ve sonuçlarını da (http://www.archatlas.org/ObsidianRoutes/ObsidianRoutes.php) da açıklamışlar.Levantende yapılan kazılar sonucu iz elementlerle Anadolu’da iki önemli obsidiyen kaynağı olarak Bingol çevresi ile Çatalhöyük tespit edilmiştir.Burada üretilen obsidiyenlerin çoğu zaman işlenmiş nadiren ham olarak taşınmış olduğu ve taşıma yolları haritalara işlenmiştir.
3.1.8. Sanat,cömertlik ve hediye
Konumuzla doğrudan ilişkili olmasa da alt başlıkta yer alan üç kavramın anlaşılması Çatalhöyük insanın anlaşılmasına yardımcı olacaktır.Çatalhöyük insanı beklendiği gibi yada Gordon Childe’ın nitelendirmesi gibi barbar değil. Günün her saati yiyecek peşinde koşan eli kazmalı insanlar değil. Duvar resimlerinin sayısı ve görece güzelliği şaşırtıcı.Kilden yapılmış heykellerin aynı tarihte yaşamış diğer medeniyetlerde görülmeyecek kadar sık ve güzel. Kullandıkları kök boyaları ve hematit boyalar 9000 yıldır solmamış. Bu nedenlerle Çatalhöyük insanın önemli bir zamanını sanat eserleri üretmeye harcadığını düşünüyoruz.
Cömertlik kavramı ise o günkü koşullarda farklı fonksiyon taşımış olabilir.Özellikle lider seçimi,ya da yönetici olmanın belirleyici özelliğinin cömertlik olduğunu Marshall Sahlins’e (Taş Devri Ekonomisi)dayanarak ifade ediyoruz.
Son olarak hediye kavramı ise,bir değişim değeri olarak önümüze çıkabilir. Malların takasında başka bir ifade ile mal değiş tokuşunda değer kavramı ile ilgili olarak para yerine hediyenin yer aldığını ve medeniyetin ulaşmadığı Afrika,Avusturalya ile Güney Amerika’da ki kapalı topluluklarda hala geçerli olduğunu biliyoruz.Sahlins ,2010
Değiş tokuş yapanlar,karşısındakinin ihtiyacına yönelik bir hediye (satış) yaptığında ,hediye alanda hediyenin altında kalmamak ve toplumsal onurunu kurtarmak için kendine göre aldığı hediyeden daha fazlasını hediye vermek üzere kendini borçlu hissediyor. Bu durumda toplumsal birliği ve bir arada yaşama iradesini artırıcı bir etki doğuruyor. Konu ile ilginenler için Marshall Sahlins)
3.1.9 Çatalhöyük’de son söz
Madencilik açısından Çatalhöyük’ün tipik öneminin obsidiyen madenciliği olduğunu yukarda anlatmaya çalıştım.Ancak üretim şekli açısından farklılığı açıklanmaya muhtaç. Obsidiyenin Nenezi dağından toplanması,taşınması ve işlenmesi toplumsal bir çapayı gerektiriyor.Her evde obsidiyen işleniyor.Bilgi,beceri ve tekniklerini birbirlerine aktararak daha iyisini elde etme yolunu seçmişler. Testere uçlu obsidiyenin elde edilmesi için her evde yüzlerce hatta binlerce deneme yapılmış, sonuç alınamayan tekniklerin birbirlerine iletilmesi ile sonuç alınamayan tekniklerin tekrar denenmesi önlenmiş olabilir.Başarılı olan tekniklerin ise daha iyisinin yapılabilmesi için de yeniden toplu bir arayışa girmiş olabilirler. Şölen Çatalhöyük yaşamında önemli bir rol oynadığı için de ,her başarı bir şölenle kutlanmış olabilir.
Neolitik dönemden sonraki dönem bronz çağı. Çatalhöyük’de bronzla ilgili bir bilgiye rastlamıyoruz.Ya da Çatalhöyük’ün bronz çağında da devam ettiği ile ilgili ,elimizde bulgu yok. Bu nedenle Çatalhöyük neolitik dönemle sınırlı ve mekan açısından da sadece Çatalhöyük yada Konya çevresi ile sınırlı kaldığını düşünüyoruz.Bu medeniyetin çökmesinin nedeni de Bronz çağına ayak uyduramaması olarak nitelendirebiliriz. Bronzu üretebilmek için bakır ve kalayın temini (Bakır Anadolu’da bol olarak var.Ancak kalayın temini için uzun mesafe ticaret gerekli), bunları işleyecek bir işlik ve günlük ihtiyaçlarının da toplumun diğer kesimlerince karşılanma zorluğu var. Daha genel bir açıklama yapacak olursak, bronzu üretebilmek için işbölümü,uzmanlaşma, artık ürünün üretilebiliyor ve depolanabiliyor olması ve ev dışı mülkiyetin de varlığı gerektiğini düşünüyorum. Çatalhöyük için ise bunları söylemek mümkün değildir.Bronzun üretilmesi ile üretici güçlerin gelişmesi yeni bir üretim şekli doğurdu.Toplumsal yapı değişti.Bu değişikliği Hititler’de anlamaya çalışacağız.
4 HİTİTLER
Başkenti bugün ki Çorum iline bağlı olan Boğazköy’de MÖ 1650- MÖ 1250 yıllarında imparatorluk kurmuş bir medeniyet. UNESCO’nun Dünya Kültür Mirasları listesinde yer almaktadır.
Hititlerde tek olası geçim kaynağı tarım değildi.Yalnızca sanayi bölgesi olarak nitelendirebilecek,özellikle maden işçiliğiyle ilgili alanlarda bulunmaktadır.Maden cevherlerinin eritilmesi (her zaman değilse de ama genellikle) madenlerin yakınında yapılmaktaydı. ve son çalışmalarla çeşitli eski maden ve eritme alanlarının varlığını göstermiştir.Maden, külçeler halinde yük arabaları ile ve eşeklerle taşınıp yaygın olarak değiş tokuş ediliyordu.MacQuenn,2013.Hititlerde her şeyin ve özellikle mülkiyetin tanrılara da olduğu düşüncesi egemendi.Bu nedenle madenlerin sahibi de tanrı idi.Öyleyse hükümdara kira. ödenmeli idi.Her şeyin fiyatı hükümdar veya kanunlarla belirlendiği için, maden ürünlerinin fiyatının da merkezi otorite tarafından belirlendiğini rahatça söyleyebiliriz.
4.1. Hitit İnsanının Düşünce Biçimi
Hititler bin tanrılı medeniyet olarak bilinir.Fırtına tanrısı ise en büyüğü.Günümüzde piyasa belirleyici olurken,Hititler de büyük kral fırtına tanrısının keyfi belirleyicidir. Ülkenin durumu kötüye gittiğinde ya da savaş yenilgisi yaşandığında ,bunun tanrının isteğinden mi, yoksa insanın yetersizliğinden mi kaynaklandığı belli değildir. Bunu ancak tanrı bilir.
Hititlerde toplumsal farklılaşma var olduğu için , toplumsal katmanların düşünce biçimlerinin de farklı olduğunu aynen yapacağım alıntı ile açıklamaya çalışacağım: “Ben Tuthaliya,ordularımı geceleyin yola çıkardım ve düşman ordularının çevresini sardım.Tanrılar bana ordularını verdiler.Arinna’nın Güneş Tanrıçası,Göğün Fırtına Tanrısı,Hattuşa’nın koruyucu tanrıları Zamam,İştar,Sin,Lelvani.Düşman ordularını yendim ve topraklarını işgal ettim .Hangi ülkenin orduları olursa olsun,Tanrılar önümden yürüdü ve bana savaş açan ülkeleri bana teslim etti. Assuva Ülkesi’ni de yok ettikten sonra yurduma döndüm.Ganimet olarak Hattuşa’ya ,arabacılarla birlikte 600 at ar abası ve 10.000 piyade getirdim ve onları Hattuşa’ya yerleştirdim. Brandau,2011.Aşağı katmandan bir Mezopotamyalının düşüncesi ise “ Bir prensin oğlu her konuda yeğleniyor.Oysa aptal birinin,ileride ünlü olacak bir çocuğu;güçlü ve yürekli birinin ,zayıf ve korkak bir çocuğu olabilir.İnsanlar,tanrı sözünü dinleyen dürüstü (dokuz köyden) sürüp,hırsızı yüceltirler,zayıfları öldürürler.Ama varsılın da yoksulun da sonu birdir.”Şenel,2013
Sonuç olarak, yönetici sınıfın düşüncesi, başarıları tanrının kendisinin yanında yer alması ile gerçekleştiğini yönünde, yönetilen ise yöneticileri hırsızlıkla ve adil olmamakla suçluyor. Çatalhöyük insanı insan odaklı iken, Hitit yöneticisi ganimet odaklı düşünüyor. Hititler beraber düşünce sistemimiz,günümüzün insanına daha çok benziyor.Bu nedenle Hititleri anlamakta zorlanmayacağız.
4.2. Hititler’de Üretim Şekli
Hattuşa’da temel ekonomik faaliyetler,tarım,hayvancılık,madencilik ve ticaretti. Önemli gelir kaynaklarından biri ise savaşda elde edilen ganimetler ve esirlerdi.Ayrıca Hattuşa bir ambarlar şehri idi. “Hükümdarın gücü merkezi tahıl depolama sistemine dayanıyordu”Brandau,2011. Malların fiyatı ise hükümdar tarafından ve kanunlarla belirlenmişti. Eğilmez,2014
Hititlerde bir imparatorluktu. Alaeddin Şenel’in imparatorluklarla ilgili genel tanımı olan” Bürokrasi,hukuk ve sabit Pazar fiyatları” nın aynen geçerli olduğunu düşünüyoruz. Para henüz icat edilmediği için değerli taşlar para yerine kullanılıyordu. Çatalhöyük’den Hititler ‘ e kadar olan gelişmeler sonucu sınıflar ve toplumsal katmanlar oluşmuşçu.Köylüler,esirler ve zanaatkarlar üretimim temel unsurları idiler.Üretim dışı unsurlar, Hükümdar ve çevresi, din adamları,askerler ,yazıcılar ve tüccarlar idi. Ancak üretimin asıl unsurları olmayan kral ve çevresi ,üretilen mal ve hizmetlerin paylaşımını doğrudan yönetiyorlardı. Üretim araçları yani toprak ve para hükümdarın mülkiyetinde idi. Faizle ödünç alma tapınak tarafından düzenleniyordu.Eğilmez,2014 Ticarette rüşvet ise olağandı ve yazılı tabletlerde bile sık sık söz edildiğini görüyoruz Eğilmez,2014
4.3 Hititler’de Madencilik
Bronz çağı medeniyeti olan Hititler de bronz üretiminin oldukça fazla olduğunu çıkan buluntulardan anlamak mümkün.Temel ve en önemli madencilik faaliyeti genel çıkarım dolayısıyla bronzdu.Ancak o dönemde ilk sürekli demir üretimi Hattuşa yapıldığına ait yazılı kaynaklar mevcut. Demirin fiyatı,altın ve gümüşün fiyatının çok çok üstünde.Ancak bu konuda tam bir organizasyon yapıldığını söylemek ve sürekli bir demir madenciliğinin yapıldığını söylemek için elimizde çok net bilgiler yok. Demirin kullanılır hale gelmesi için iki kez eritilmesi ve çok büyük enerji kaynağına ihtiyaç olduğu için, temel olarak odun kömürünün yapılıyor olması gerekir. Ayrıca bu sıcaklığı sürekli kılabilmek içinde körük ya da oksijen kaynağı gerekiyordu. Demir madenciliği ile bölgede oldukça fazla ağaç kesiminin yapıldığını biliyoruz.
4.3.1 Metal madenciliği
Elbette ki Hitiler denince akla gelen ilk madencilik ürünü bronz.Çatalhöyük de obsidiyen den yapılan her tür alet ve gereç bronzdan yapılmaya başlanmış.Anadolu’da kalay bulunmadığı içinde uzak mesafe ticaret büyük ölçüde kalaya dayanıyor.Bunun karşılığında altın, gümüş ve işlenmiş bronz takas ediliyor.Boğazköy’de aşağı yerleşmede alışverişin yapıldığı dükkanlar ve maden işliğini düşündüren yapılar var.Altın ve gümüş madenciliği de bütün görkemi ile yapılmakta.Elbette o günün şartlarında altın bugüne göre daha çok bulunuyor ve nabit halde.Altını, gümüşten ayırma içinde ergitme usulünü kullanıyorlar.Elektron diye adlandırılan altın ve gümüş içeren madeninde var olduğunu düşünüyoruz.Yazılı tabletlerde saf olmayan altının, saf altınmış gibi satıldığına dair söylemler var. Demire ise yeni başlanılmış ve oldukça değerli hatta altından bile değerli.
5 KARŞILAŞTIRMA
Her iki medeniyeti çok kaba olarak inceledikten sonra;iki medeniyetin karşılaştırması yapılabilir. Önce ortak yönleri üzerinde durursak, temel ortak yönün değişim ihtiyacı olduğunu teknolojik gelişimin her iki medeniyette de kaçınılmaz olduğunu söylemek zor değil. Farklılıklara gelince , Hititlerde var olan; ancak Çatalhöyük’de olmayanları sıralayacak olursak:İşbölümü, pazar için üretim, artık ürün (kendi ihtiyacından fazlasını üretebilme yeteneği), kişisel mülkiyet, miras, rüşvet, faiz, çok tanrılı din, uzun mesafeli ticaret ve en önemli fark ise savaş.Çatalhöyük’de savaşı hatırlatacak veya insanların birbirine güç kullanımını içeren hiçbir ritüele rastlamadım.Toplumsal mülkiyetin olduğu bir sistem içinde zaten savaşa yer olmadığını düşünüyorum.Savaşın var olması ise madenciliğe verilen önemi bir kat daha artırmış olmalı.Madencilik açısından da yukarda durulduğu üzere, üretim şekli. Çatalhöyük’de üretim insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılıyor. Hititlerde madencilik ise tanrıları memnun etmek,ganimetler elde edip hükümdarlığı yükseltmek .Çatalhöyük’de herkes madenci ,Hattuşa da ise madenciliğin sınıfsal bir niteliğe büründüğünü görüyoruz. Birincisi saray ve çevresi için yapılan madencilik;ikincisi ise halkın temel gereksinimlerini sağlamak üzere yapılan madencilik.
Elbette ki Çatalhöyük’de yalnızca taş madenciliği varken; Hititlerde bakır,altın,gümüş ve özellikli olarak bronz madenciliği çok ileri.Hititlerin madencilik açısından teknolojileri çok ileri.Taş temelsiz evler,günümüzün teknolojisine yakın temeli olan yapılara dönüşmüş.Çatalhöyük’den Hititlere kadar olan madencilikte ki bu büyük değişimin sebebi nedir ? değişkenleri, maden yataklarına yakınlık,pazara yakınlık,demografik yapı,coğrafi ve mevsimsel koşullar,bilim ve teknolojiye yatkınlık ,kolay erişilebilir enerji kaynakları olarak , kolay elde edilebilir işgücü (esirler) sayılabilir.Ancak bunların etkileyici değişkenler olduğunu, belirleyici değişkenin üretim güçleri ile mevcut üretim ilişkilerinin uyumundan kaynaklandığını düşünüyoruz.
6 SONUÇ
Madenciliğin 12.000 yıllık tarihi içinde sadece Çatalhöyük ve Hititleri incelemeye çalıştık.Her aletini taştan üreten insan, Hititlerle bronzun üstün niteliklerine kavuşmuş, altın ve gümüşün statü kazandıran niteliği keşfedilmiş.Bakırı dövüp incelterek günlük hayatına kazandırmıştır. Toplumun içinde bulunduğu bilim ve teknik seviye ile toplumun içinde bulunduğu üretim ilişkilerinin uygun olduğu zaman bilim ve teknolojininde hızlı ilerlediği sonucuna vardık. Ancak Çatalhöyük ün metal madenciliğine geçmesinin, içinde bulunduğu toplumsal yapıyla mümkün olmadığını; Hititlerde ise demir madenciliğine geçemediği için yıkıldığı tespitini yaptık. Bu bilgilerle bir genelleme yapmak geleceğe kestirimi yapmak çok iddialı olacaksa da bu çalışmanın yine Anadolu’da büyük bir medeniyet kuran ve parayı bulan Lidya’lılar ve Demir çağı medeniyeti olan Urartularla devamında. fayda görürüz.
KAYNAKLAR
Aktüre,S,1997,Anadolu’da Bronz Çağı Kentleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Brandau,B,Schickert,H,2011,Hititler Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu,Arkadaş Yayınevi
http://www.archatlas.org/ObsidianRoutes/ObsidianRoutes.php ,Aralık,2014
Childe,G,2006, Tarihte Neler Oldu,Kırmızı Yayınları,İstanbul
Eğilmez,M, http://www.mahfiegilmez.com/p/hititler.html , Aralık,2014
Hodder,I,2014,Çatalhöyük Leoparın Öyküsü,Yapı Kredi Yayınları,İstanbul
Koç,İ,2006,Hititler,ODTÜ Yayıncılık,
MacQuenn,J,G,2013,Hititler ve Hitit Çağında Anadolu,Arkadaş Yayınevi,
Sahlins,M,2010,Taş Devri Ekonomisi,bgst Yayınları,İstanbul
Şenel,A, 2013.Siyasal Düşünceler Tarihi,Bilim ve Sanat Yayınevi,Ankara
Maden hukukunun ,madencilik faaliyetlerinin içerdiği özellikler nedeni ile diğer hukuk düzenlemelerinden farklı özellikler içermelidir.[1]Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:
a)Madenler bulundukları yerde üretirler.Diğer sanayi ve ekonomik faaliyetlerde , faaliyetin icra edileceği yer konusunda farklı alternatifler rahatça bulunabildiği halde, madencilik madene bağlıdır,doğal kaynağın bulunduğu yerde yapılma mecburiyeti vardır
b)Madenler tükenen doğal kaynaktır. Üretilen madenin aynı hacminde aynı madenin tekrar bulunma ihtimali yoktur. Tüketildiğinde sonlanırlar.
c)Madencilik faaliyetleri en az zarar, en fazla yarar ilkesine göre üretilmelidir. Uluslararası kabul görmüş deyimi ile “sürdürülebilir kalkınma “ ihtiyacını karşılamalıdır Maden arama ve üretimi yüksek risk içerdiği, her zaman bilinmezleri içinde taşıdığı için özel bir faaliyet türüdür. Bu nedenle de özel hükümlere tabi olmalıdır.
d)Madencilik projeleri iş kazaları bakımından da yüksek risk içerir. Bu nedenle de özel düzenlemeye ihtiyaç duyar.
e)Anayasa Mahkemesinin “… Bu sektörde (madencilik ) faaliyet gösteren bazı firmalar dünya çapında monopol durumuna gelmiş olup, stratejik önemdeki madenlerin arama ve işletme ruhsatlarını ele geçirdikleri gibi, dünya pazarlarında da üretim ve fiyat politikalarını diledikleri gibi düzenleyebilmektedirler. Bu dev monopollerin, özellikle azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin madencilik sektörü üzerinde doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli, baskı ve kontrolları vardır.” [2]
Şeklinde değerlendirmesi vardır. Bu nedenle bu gizli,baskı ve kontrolün bir olgu olarak kabul edilmesi gerekir.Bu nedenlerle maden hukuku konusu, bu hukukun gerektirdiği özelliği nedeni ile farklı yoruma ihtiyaç duymaktadır.Maden ruhsatlarının kıymet takdiri de bu özellikler dikkate alınarak yapılmalıdır.
Anayasa’mıza göre , madenler devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Devlet, kamu menfaati amacı ile madenleri ,özel kişilere arama ve işletme amacı ile maden ruhsatına bağlı haklar sağlayabilir.
Maden kanunda ki yetkilendirmeler, maden arama ,işletme ve buluculuk hakkıdır. Maden ruhsatı maden arama ruhsatı olarak arama , maden işletme ruhsatı maden işletmesinin devlet tarafından yetkilendirilmesidir. Maden kanununda göre de Arama Ruhsatı : Belirli bir alanda maden arama faaliyetlerinde bulunulabilmesi için verilen yetki belgesi.İşletme Ruhsatı : İşletme faaliyetlerinin yürütülebilmesi için verilen yetki belgesi. Şeklinde tanımlanmış olup ,yetkilendirme olduğunu anlamaktayız.
Maden ruhsatları, Maden Kanunu 5’e göre, devredilebilir, farklı hükümlere göre iptali mümkündür, MK 39’ a göre rehnedilebilinir.,MK 40’a göre haciz edilebilinir, MK 42 ye göre’de ipotek edilebilinir.
Tüm bu nedenlerle çıkacak uyuşmazlıklarda da, maden ruhsatının kıymetlendirilmesi gerekecektir.
Maden ruhsatlarının kıymetlendirilmesi için, alım satım değeri gibi esaslar dahilinde bir kıymetlendirme yapılıyor ise de, madencilik gibi bilinmezlikler içinde yapılan ve yüksek risk içeren bir sektör olması dolayısıyla, objektif anlamda bir alım satım değeri tespit edebilmek mümkün olmamaktadır. Ayrıca konu ile ilgili bir borsa da oluşmadığı için bir borsa değerinden bahsetmek de mümkün değildir.
Maden ruhsatları niteliği gereği ,toprak mülkiyetinden farklı unsurlar içermektedir. Ayrıca, Maden Kanunu 4’e göre de “ Madenler Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, içinde bulundukları arzın mülkiyetine tabi değildir. “ Bu nedenle mülkiyet hukukuna bağlı bir takdir işlemi ,maden hukukuna göre uygun düşmeyecektir.
Geldiğimiz aşama itibarıyla, önümüzde ki sorun yetkinin sınırlarının tartışılmasını gerektirir. Bu sorunun cevabını ise yine maden kanunu çerçevesinde cevaplamalıyız. Maden ruhsatlarının ayrılmaz parçaları ,ruhsat sahibine ödevlerde yükler,bunlardan en önemlisi Maden Kanunu Md:3 de tanımlanmış olup,Arama ruhsatları için Maden arama projesi, Ön İnceleme Raporu, Ön Arama Faaliyet Raporu, Genel Arama Faaliyet Raporudur.İşletme Ruhsatlarıda ise,yine Maden Kanunu’nun Md:3 de tanımlanmış olan Fizibilite Raporu,Proje,İşletme Faaliyet Raporu ,İşletme projesi uygulama raporudur.Bu raporların verimemesi,eksik düzenlenmesi ve tamamlanmaması ruhsatın iptaline varacak sonuçlar doğurmaktadır. (Maden Kanunu 17 ve 24/2) Bu nedenle yukarda sayılan raporlar, arama ruhsatının tamamlayıcı parçalarıdır,ruhsatla bir bütündür.
Ancak , arama ruhsatlarında,mülkiyet hakkı doğuracak maden henüz ortada yoktur. Arama dönemi başlıca üç şekilde sonuçlanabilir.
Birincisi, arama döneminde maden varlığına tesadüf edilmemiş olabilir.Böyle bir arama ruhsatının rasyonel anlamda bir kıymet takdirini gerektirecek durum yoktur.
İkinci sonuç, bir maden varlığına tesadüf edilmiş olmakla birlikte,içinde bulunan ekonomik ve ticari ortam nedeniyle üretime değer bulunamamış olabilir. Bu durumda ruhsatın kıymet takdiri,risk analizleri çerçevesinde değerlendirilebilir.
Üçüncü sonuç, ekonomik bir maden varlığına tesadüf edilmiş ve bu maden rezervi, üç boyutlu olarak tesbiti yapılmış, niteliği ortaya çıkarılmış(tenör ve teknolojik özellikleri ) olabilir.
Bu durumda arama ruhsatının doğurduğu hak, bulunan ve görünür hale getirilen bu rezervin ekonomik büyüklüğü ile ilgilidir. Kıymet takdiride arama dönemi sonunda idareye beyan edilen raporda ki görünür rezerv miktarına göre yapılmalıdır.
Benzer şekilde işletme ruhsatının ayrılmaz parçası da işletme projesidir. Ruhsat sahibinin yetkileri, bu projedeki çerçeve ile sınırlıdır.
Bu nedenlerle, maden ruhsatlarının kıymet takdiri, bağlı olduğu ,ruhsatın ayrılmaz paçaları olan projelerde ki bilgilere göre tespiti gerekir.Diğer bir açıdan, maden hakları ,madenin işletilmesi amacını güder.Bu nedenle de hak ,var olan maden üzerinde doğar. Ruhsata bağlı raporlarda ,görünür rezerv haline getirilen maden,idareye beyanı ile hakkın doğumunu sağlar. Ruhsat, ekinde ki raporlarda belirtilen görünür rezervin işletilmesi yetkisini doğurur. Bu nedenle maden ruhsatının kıymeti ,ruhsatla yetkilendirilen,proje ile beyan edilen görünür rezerv ile açıklanabilir.
Görünür rezervler bir beyan ile oluşmaktadır ve Maden Kanununda ki tanımı :Beyan : İlgililerin resmi kuruluşlara herhangi bir durumu belirlemek veya açıklamak maksadı ile vermiş oldukları yazılı belge. Şeklindedir. Ayrıca Maden Kanununda “Beyan usulü:
Madde 10 – Madencilik faaliyetlerinin bu Kanun hükümlerine göre devamı süresince teknik ve mali konularda yapılan yazılı beyanlar ile yetkili kişilerce tanzim edilen raporlar doğru kabul edilir.
Teknik elemanlar sadece ihtisas sahibi oldukları konularda beyanda bulunabilirler ve beyanları ile sorumludurlar. Ruhsat sahipleri ise teknik konular dışındaki tüm beyanlardan sorumludurlar.
Beyanlardaki hata ve noksanlıklar, idarenin tespiti ve sorumluların uyarılmasından itibaren iki ay içerisinde düzeltilir. Bu sürede gerekli düzeltmenin yapılmaması halinde 20.000 TL idari para cezası uygulanır.(1)
Gerçek dışı veya yanıltıcı beyanda bulunmak suretiyle bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını engelleyen ve haksız surette hak iktisabına sebep olan teknik elemanlar uyarılır. Gerçek dışı veya yanıltıcı beyanların üç yıl içinde tekrarı halinde teknik elemanların bu Kanun gereğince yapacakları beyanlar bir yıl süreyle geçersiz sayılır. Fiilin her tekrarında hak mahrumiyeti uygulamasına devam edilir. Uygulanan uyarı ve hak mahrumiyeti, teknik elemanın bağlı bulunduğu mesleki teşekküle bildirilir“
Şeklindedir. Bu nedenle de beyan edilen bilgilerin objektif niteliğe ulaştığını söylemek mümkündür.
Bu nedenlerle, maden ruhsatlarında kıymet takdiri, ruhsatın ayrılmaz parçası olan proje ve raporlara göre tanzim edilmeli ve görünür rezerv esas alınmalıdır.
[1] Doç. Dr Aydın Gülan,Maden Hukukumuzun ana İlkeleri ve Temel Müesseseleri,2008
[2]Anayasa Mahkemesi Esas Sayısı : 1985/20 Karar Sayısı : 1986/30 Karar Günü : 24.12.1986 R.G. Tarih-Sayı : 15.03.1987-19401 )
