Kamu Hukuku Çözdü, Özel Hukuk Çözemedi: Madencilikte Jeolojik Yanılgının Sessiz Adaletsizliği
Kamu Hukuku Çözdü, Özel Hukuk Çözemedi: Madencilikte Jeolojik Yanılgının Sessiz Adaletsizliği
Bir maden şirketi düşünün. Fizibilite raporu sahada on milyon ton cevher olduğunu söylüyor. Bu rakama güvenerek devlete üretim sözü veriyor, ruhsat sahibiyle rödövans sözleşmesi imzalıyor, bankadan kredi çekiyor. Üç yıl sonra yer altı gerçeği açığa çıkıyor: cevher, jeolojik bir süreksizlik yüzünden bıçak gibi kesilmiş. Sahada aslında iki milyon ton var.
Şimdi kritik soru: Bu yanılgının bedelini kim ödeyecek?
Cevap, sorunun kime sorulduğuna göre değişiyor. Ve işte tam burada, Türk hukukunun içinde kimsenin pek konuşmadığı bir tutarsızlık yatıyor.
Devlete karşı: bir çıkış kapısı var
Ruhsat sahibi, işletme izni alırken devlete bir işletme projesi sunar. Bu projede beyan edilen yıllık üretim miktarları, sıradan bir niyet açıklaması değildir; idarenin onayıyla birlikte idari işlemin içeriğine dönüşür, bağlayıcı bir yükümlülük hâline gelir.
Peki yer altı bu taahhüdü boşa çıkarırsa ne olur?
Maden mevzuatı burada ruhsat sahibine bir çıkış yolu tanır: işletme projesinin revizyonu. Ruhsat sahibi, sahanın gerçekleşen jeolojik verilerine göre üretim miktarlarını, yöntemi ve takvimi yeniden düzenleyip idarenin onayına sunabilir. İlişki tümüyle sona ermez; içeriği değiştirilerek ayakta tutulur.
Bu mekanizmaya dikkatli bakın, çünkü tanıdık bir şeye benziyor. Başlangıçta kurulan bir yükümlülük, sonradan ortaya çıkan gerçeklik karşısında sürdürülemez hâle geliyor ve çözüm, ilişkiyi bitirmek yerine yeniden dengelemek oluyor. Bu, borçlar hukukundaki uyarlamanın ta kendisi. Proje revizyonu, aslında bir idari uyarlamadır.
Sözleşmeye karşı: kapı kapalı
Şimdi aynı şirketin rödövans sözleşmesine dönelim. Aynı yanlış fizibilite, aynı hayal kırıklığı, aynı jeolojik gerçek. Sözleşmedeki asgari üretim taahhüdünü karşılayamıyor, ödemeyi sürdüremiyor.
Borçlar hukukunun uyarlama aracı Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesidir: aşırı ifa güçlüğü. Ama madde, uyarlama için sözleşmenin kurulduğu sırada öngörülmeyen bir durumun sonradan ortaya çıkmasını arar.
Rezerv hatasının sinsiliği tam burada. Cevher sonradan yok olmadı. Sözleşme kurulduğu anda da yoktu. Sonradan ortaya çıkan bir olgu değil, sonradan öğrenilen bir bilgiydi. Olgu eskiydi, yeni olan bilgiydi.
Bu yüzden 138. maddenin lafzı tıkanır. Borçlu, hangi kurumun kapısını çalacağını bilemez hâle gelir: Yanılma mı? İmkânsızlık mı? Ayıp mı? Her birinin süresi, ispat yükü ve sonucu farklıdır. Aynı olay, dört ayrı hukuki cevaba açıktır ve hiçbiri tam oturmaz.
Aynı olgu, iki farklı kader
İki tabloyu yan yana koyun.
İdare karşısında, proje revizyonu “olgu eski mi, yeni mi” diye sormaz. Sahanın gerçeği projeden farklıysa, revizyon için bu yeterlidir. Rezervin baştan beri az olması, tek başına geçerli bir gerekçedir.
Sözleşme karşısında ise aynı borçlu, kanunun lafzına takılıp kalır. Çünkü 138. madde “sonradan ortaya çıkma” diyor ve rezerv baştan yoktu.
Sonuç şu cümlede özetlenebilir:
Türk hukuku, jeolojik yanılgı karşısında ruhsat sahibine devlet nezdinde bir uyarlama imkânı tanıyor; ama aynı yanılgı karşısında sözleşmenin tarafına, sözleşme nezdinde aynı imkânı tanımıyor. Kamu hukuku başlangıçtaki yanılgıyı kavramış, özel hukuk kavrayamamış.
Aynı yer altı, aynı yanlış rapor, aynı hayal kırıklığı. Devlete karşı bir kapı açık, sözleşmeye karşı kapalı.
Bu neden önemli?
Çünkü bu tutarsızlık, çözümün de yolunu gösteriyor.
138. maddenin bu boşluğunu doldurmak için çoğu zaman Alman hukukuna, işlem temelinin çökmesi öğretisine başvurulur. Almanya, başlangıçtaki ortak yanılgıyı da uyarlama kapsamına açıkça almıştır. Doğru bir yol, ama “yabancı bir kurumu ithal ediyoruz” itirazına açık.
Oysa aslında ithal edecek bir şey yok. Türk hukuku bu çözümü zaten tanıyor — sadece yanlış katmanda. Kamu hukuku, yer altının beklenenden farklı çıkması hâlinde uyarlama yapıyor. Yapılması gereken, aynı mantığı özel hukuk katmanına taşımaktan ibaret.
Aynı olgu idare karşısında proje revizyonuyla çözülüyor da sözleşme karşısında hiçbir şeyle çözülemiyorsa, sorun kurumun kendisinde değil, hükmün lafzındadır.
Son bir çentik
Mesele yalnızca teorik değil. Bu iki katman birbirinden kopuk çalıştığı için ortada üçüncü bir adaletsizlik daha var: MAPEG’in ruhsat sahibine üretim miktarını düşürme izni vermesi, rödövansçıyı sözleşmedeki taahhüdünden kendiliğinden kurtarmaz. Ruhsat sahibi devlet karşısında nefes alırken, aynı sahada aynı cevheri çıkaran rödövansçı sözleşme karşısında borçlu kalabilir.
İdari uyarlama ile özel hukuk uyarlaması arasında otomatik bir köprü yok. Ve bu köprüsüzlük, madencilik hukukunun en az konuşulan sorunlarından biri.
Bu yazı, madencilik sözleşmelerinde jeolojik risk ve uyarlama üzerine yürüttüğüm daha geniş bir çalışmanın parçasıdır. Konuya dair görüş ve deneyimlerinizi yorumlarda paylaşırsanız memnun olurum.